Davut Bayraklı: “İncil metinlerinin Hz. İsa ile en küçük bir bağı yok!”

Yazarlarımızdan Davut Bayraklı ile yeni kitabı “Kutsalın Buharlaşması”nın yazılış sürecini konuştuk.

***

Kitab-ı Mukaddes üzerine çalışmak fikri nereden çıktı?

1994 yılında elime geçen bir Kitab-ı Mukaddes’i okumuş sonra da kenara koymuştum. Daha sonra dinler tarihi konusunda zaman zaman elime geçen eserleri okumaya başladım. Okudukça bu konudaki merakım ve sorularım artmaya başladı. 2002 yılında kardeşimle birlikte, onun iş yerinde çalışırken bir elemanı elinde tek sayfalık bir broşürle geldi. Bu broşürde “İncil’i tanımak ister misiniz? Tanrı var mı? Kitab-ı Mukaddes Tanrı sözü mü?” gibi sorular vardı. Bir de ücretsiz kitap için telefon numarası… Ben de telefon açtım, konuştuk ve kitap istedim. Birkaç gün sonra bana kitaplarla birlikte iki misyoner geldi. Gelen misyonerler Yehova Şahidi idi. Ben geleceklerini bildiğim için kardeşimin ortağına “Misyonerle gelecekler. Yehova Şahidi bunlar. Gelince bana haber ver” dedim. Bir saat sonra yanım ageldi ve “Abi Yalova şehrinden misafirlerin geldi” dedi. Durumu anlamam için iki, üç dakika düşünmem yetti. Sonrasında 4 ay boyunca Kitab-ı Mukaddes üzerine ders gibi çalıştık. Bu arada yanımızda çalışan bir başka arkadaş daha sonra bu misyonerlere kapılmış ve Yehova Şahidi olmuş. Birkaç yıl sonra da Katolik olmuş. Sonrasında intihar ettiğini öğrendim. Bu süreçte tanıdığım bir başkası da Hıristiyan olunca işin ciddiyetini kavradım. O gün bir karar aldım, mümkün mertebe okumalarımı Tevrat ve İncil üzerine yaparak, misyonerlerle mücadelede gerekli olan donanımı elde edeceğim dedim. O gün başlayan süreç halen devam ediyor ve “Kutsalın Buharlaşması” isimli eser de o günden beri yaptığım okumaların bir sonucu. Dört İncil üzerine, her birini daha detaylı inceleyen, analiz eden, tenkit ve kritiğe tabi tutan bir eser yazmak istiyorum. Bu kitap bir giriş mahiyetinde aslında. Buradaki eksiklerimizi, hatalarımızı görüp bir sonraki çalışmamızı daha sağlam ve okuyucuyu daha çok etkileyen, bilgilendiren, sorularına daha net cevaplar vermeyi arzu ediyorum.

Yıllar süren çalışmalarınız neticesinde Türkiye’deki Kitab-ı Mukaddes eleştirilerini yeterli görüyor musunuz?

Türkiye’de son 20 yıl içerisinde dinler tarihi alanında ve özel olarak da Tevrat ve İncil üzerinde çok güzel eserler kaleme alındı. Ancak neredeyse hepsi akademik çalışmalar. Bu nedenle de meraklısına hitap eden eserler olarak kalıyor ve popüler olamıyorlar. Buradaki popülerlikten kastım geniş kitlelere yayılması, güncel ve gündem olması. Akademinin biraz soğuk eserler vermesi okuyucuyu itebiliyor. Daha çok meraklısına hitap ediyor bu nedenle. Bu konuda daha popüler dille ve ortalama okuyucunun çoğunu yakalayacak içeriğe sahip eserlerin kaleme alınması gerekli. Kendi eserimde bunu yapmaya çalıştım, ancak ne kadar başarılı oldu bilmiyorum. Bu noktada okurlardan gelen eleştirileri not alıyorum, ciddi olarak üzerinde düşünüyorum. Bir sonraki eser için bu geri dönüşleri çok önemsiyorum. Ama bu konularda yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmalarını gayet başarılı buluyorum her şeye rağmen.

Literatür çerçevesinde Kitab-ı Mukaddes eleştirileri üzerinden Hıristiyan din adamlarının bir tepkisi oluyor mu? Kendilerini savunma ihtiyacı duyuyorlar mı? Yoksa cevap üretmeyi beyhude mi görüyorlar?

Türkiye’de cevap üretmek zorunda kalıyorlar çünkü hedef kitle sorular soruyor. Ya da ulaştıkları insanlar belli sabit düşünceleri soruyorlar. O nedenle basit, sade, anlaşılması kolay içerikler üretiyorlar. Burada önemli olan misyonerlerin hedef olarak belirledikleri kitleye karşı yaklaşım tarzı. Maddi ve psikolojik sıkıntıları olanlar, toplumsal baskı hissettiğini düşünen gençler, mutsuz olduğuna inanan ve Batı ülkelerine hayran gençler, ailevi sorunları çeken insanlar ana hedef. Bu insanlar genelde size delil, belge sormazlar. Sorsalar da ikna olmaları çok kolaydır, çünkü esas aradıkları şey cevaplardan ziyade evde, okulda, iş yaşamında aile ve akraba arasında ya da içinde yaşadıkları toplumda bulamadıkları mutluluğu, huzuru ve refahı elde etmek. Sahte gülüşlerle bu insanları etkileyenleri gördüm. Önce misyonerlere kapılıp sonra pişman olanları biliyorum. Bu tespitleri de onların anlattıklarından, yazdıklarından biliyorum. Bu soru aslında tek başına bir söyleşi konusu o yüzden cevabı daha uzatmak istemiyorum zira ne desem eksik kalacak.

Bir papazı ağlattığınız söyleniyor. Nasıl olmuştu o olay?

2002 yılında bir Protestan kilisesine gidiyordum. Burası Bahçelievler’de bir ev kilisesi idi. Bir binanın bodrum katı, yani fason dükkân gibi bir yer. Koreli misyonerler ve sonradan Hıristiyan olan 5 ya da 6 Müslüman vardı. Hepsi Sivaslıydı. Kilisenin rahibi Mardinli bir Süryani. Ben, kiliseye ilk gittiğimde içeriye girip ateist olduğumu ama onları da merak ettiğimi ve öğrenmek istediğimi söyledim. Bu minval üzerine sohbet ederken, bir gün benim için üzüldüğünü söyleyerek İncil’de Tanrı’nın sevgi olduğuna dair romantik-duygusal bir konuşma yaptı. İçerik olarak bilgi yoktu konuşmada sadece “Tanrı sevgidir, seni de seviyor, bir gün seni bulacak, buna tüm kalbimle inanıyorum. Sende o ışığı görüyorum.” gibi şeyler söyledi. Sonra da İncil’deki Tanrı sevgidir bölümünü okudu. Bu arada gözleri doldu ve ağladı. Ben de birkaç gün öncesinde Cemil Meriç merhumun Bir Dünyanın Eşiğinde isimli Hint edebiyatını anlattığı kitabını okumuştum. Yeni bitirdiğim için kitabın bazı bölümleri çok net aklımdaydı. Bu bölümlerden birisi de Hint kutsal metinlerinden kabul edilen Mahabbarata’da Tanrı ve sevgi üzerineydi. Bölümü neredeyse ezbere okudum. Son cümlesi ise “Tanrı sensin” gibi bir ifadeyle bitiyordu. Hepsini bitirince “Neden Hint metinlerinde değil de sana ya da senin gösterdiğin kitaba inanayım ki?” dedim.

Kitapta açıkladığınız tahrifatlar Kitab-ı Mukaddes’in insan elinden çıktığını gösteriyor. Buna rağmen insanlar Hıristiyan kalmaya hatta olmaya devam ediyor. İlginç değil mi?

İncil ya da Jesus (İsa) onlar için önemlidir. Özellikle Jesus, bir peygamberden ziyade Tanrı olarak kabul edilir. Ama hayatlarında çok etkili ya da merkezi bir şey değil. Bir nevi “Din olmalı, Tanrı olmalı. İnanmalıyız” tarzında bir düşünceleri var. Neredeyse İncil ile hiç irtibat kurmuyorlar. Din ve dini yaşam ruhban sınıfına ait. Gündelik hayatta en dindar olanları haftasonu kiliseye gidiyorlar, doğunca vaftiz, evlenirken nikâh töreni, ölünce cenaze işlemleri… Din ve Batı dediğiniz bu aslında. Türkiye’de gördüklerimiz ise misyoner oldukları için İncil’i metin olarak da okuyorlar, hayatlarına dâhil ediyorlar. Bir Tanrı ve bir kitaba inanmaları gerektiğini düşündükleri için de bunun İncil ve İsa olmasını istemişler. “Değiştirilmiş, insan eli değmiş, bozulmuş” dediğiniz ise “Olabilir, bu zaten bir inanç, insan eli değdiyse, değen kısımlar tespit edilir ve temizlenir” gibi bir mantıkları var. Tam olarak size böyle söylemiyorlar elbette ama anlattıkları neredeyse tamamen bu. Çok karşılaştığım için bu durumu en basit ve en kısa şekliyle ancak böyle ifade edebilirim. Ancak siz bir misyoner ya da sonradan Hristiyan olmuş birisiyle karşılaşırsanız o farklı cevaplar verecektir.

Kitabınızda zina yapan kadın hikâyesinin uydurma olduğunu öğrendim. Açıkçası benim için bir hayal kırıklığı oldu bu bilgi. “İlk taşı günahsız olanınız atsın” ifadesinde doğrudan bir ilahi bağlantı olduğuna inanıyordum. Fakat bu İncil yazarlarının durumu kurtarmak için buldukları bir çözümden ibaretmiş. İncil’de yazılmış olan güçlü ifadelerin gerçekten de ilahi bir yönü olabilir mi?

İncil’de yazılanların çoğunun kaynağı yazarların kendi bilgi birikimidir. “Zina Yapan Kadın” öyküsü ise İncil’e girmeden önce de var olan, az çok bilinen bir anlatıdır. Ve İncil’i ilk okuduğunuzda sizi etkileyen dramatik bir hikâyedir. Şunu net olarak söyleyebilirim ki bugün elde olan İncil metinlerinin Hz. İsa ile en küçük bir bağı yok. Bu metinlerin kaynağı problemli ve bu problem Batı dünyasındaki teologların en önemli çalışma alanlarıdır. Meraklısı olanlara şiddetle tavsiye edeceğim Prof. Dr. Bart D. Ehrman’ın Türkçeye çevrilmiş iki eseri var. Onları okuduğunuz zaman göreceksiniz ki İncil, 16’ıncı yüzyılda tamamlanmış bir editöryal kitap çalışmasıdır. Kaynak olarak kullandıkları ana metinlere kodeks diyorlar ama bu kodekslerin en eskisi 4’üncü yüzyıldan kalmadır ve onların da 1, 2 hatta 3’üncü nüshaları elde mevcut değil. Yani ellerinde tuttukları İncil’i oluşturdukları kodekslerin en eskisi 4’üncü yüzyıldan başlayıp 8’inci yüzyıla geliyor. Mesela “Zina Yapan Kadın”ın hikâyesi sekizinci yüzyıldaki nüshalarda var, daha eskilerde yok. Sadece Yuhanna’da geçen bir hikâye. Bunun dışında Homeros destanlarından esinlenen satırların çokluğu okuduğunuz zaman sizi şaşırtacak. Bundan başka Mitra inancı, pagan inançlar, pagan metinlerle olan benzerlikler aklınızı başınızdan alır. Bu insanlar buna nasıl inanıyor diye o zaman şaşkınlıkla kendinize soracaksınız asıl. Bu konuda bazı kitaplar önerebilirim, Homeros Destanları ve İncil, Hristiyanlığımızdaki Putperestlik, İsa’nın Gizemleri? İncil’i Kim Yazdı, Tevrat’ı Kim Yazdı, İsa Haçta mı Öldü?, İsa Nasıl Tanrılaştırıldı? gibi birçok eser. Ben, kitabımın sonunda kaynakçayı verirken bu eserleri ve daha fazlasını yazdım. Kaynakçayı daha geniş hazırladım ki araştırma yapmak isteyenlere belki yardımcı oluruz.

Maria Magdalena sizi de hüzünlendiriyor mu?

Maria Magdelena, İncil’de var olduğu kabul edilmeyen bir karakterdir. İsa’nın ayaklarını gözyaşlarıyla yıkayan, saçlarıyla kurulayan kadın olduğu söylense de İncil’de açıkça adı geçmez. Dan Brown tarafından yazılan ve Da Vinci Şifresi olarak yayımlanan eserde anlatılanlar biraz kurgusaldır. Ancak Kazancakis’in 1953 yılında yayımlanan Günaha Son Çağrı romanında yine bu Meryem ile karşılaşırız. Bu kez İsa’nın âşık olduğu sonrasında hayat kadını olarak gösterilen ve ilerleyen sayfalarda İsa’nın evlendiği ve çocuk sahibi olduğu bir kadındır. İncil’de fahişe olarak isimsiz bir şekilde yer alması hakkında da farklı iddialar vardır. Burada ana problem Katolik kilisesi ile resmi İncil tezine karşı çıkan grupların bilgi ve belge farklılığıdır. Ortaya çıkan el yazmaları içerik olarak “resmi İncil teziyle çelişen, kilisenin iddialarına uymayan” satırlar taşıdığı için daha da ilginç bir durumla karşılaşmamıza neden oluyor.

Son zamanlarda Türkiye’deki Kiliselerde bir artış var. Çeşitli yerlerde temel atma ya da açılış törenlerini görüyoruz. Bunu nasıl değerlendirirsiniz? Bizim bilmediğimiz bir şeyler mi söz konusu?

Arkeolojik kazılarla yıkılmış, ortadan kalkmış bazı kiliseler yeniden inşâ ediliyor. Bu kiliseler, genel olarak Anadolu’da ilk yapılan kiliselerdir. Özellikle Yuhanna’nın kaleme aldığı Vahiy bölümünde bahsedilen 7 kilise kıyametin alametlerindendir. Tekrar bulunarak açılacak ve sonrasında kıyamet kopacak gibi bir anlayış var. İşte bu 7 kilise bugün için bulunup restore edilmeye ve açılmaya çalışılıyor. Uluslararası anlaşmalar nedeniyle bu işler genelde tarih ve arkeoloji görüntüsü altında yapılıyor. Buradaki tehlikeyi sezip ona göre çözümler üretmemiz lâzım elbette. Ancak biz ülke ve halk olarak şimdilik bu hassasiyeti gösteremiyoruz maalesef. Yakınımızda ya da tanıdığımız birilerinin bu konuda canı yanarsa ancak o zaman bu işler dikkatimizi çekiyor. Benim kişisel tecrübemde olduğu gibi…

 

Söyleşen: İbrahim Orhun Kaplan

 

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Anadolu mayasi , 23/12/2023

    Mâşallah bârekallah
    Tebrik ederiz. Bu kıymetli çalışmanın istifadesi ziyade olsun..
    Hayrlara vesile olsun.

  • Mer , 23/12/2023

    Allah kabul etsin.

  • Davut beyi sevenleride sever , 23/12/2023

    Ellerinize sağlık.İnşallah yakın zamanda elime ulaşınca eserinizi okuyacağım.Her daim sıradaki eserinizi bekliyoruz.Darısı Orhun beyin başına.İyi çalışmalar.🌹🤴🏿

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir