Asaf Hâlet Çelebi – Bütün Yazıları

Künye: Bütün Yazıları, Asaf Hâlet Çelebi, Hazırlayan: Hakan Sazyek, YKY, 1. Baskı, 1993, İstanbul
***

“Ne yazık ki, çocuğun sonradan gördüğü tahsille ruhu değiştirilmek istenir, edebiyat ismi ile mekteplerde okuduğumuz değersiz ve sathî şeyleri hatırlıyorum. Bir de daha küçükken mektebe gitmezken, aralarına karışmama müsaade etmedikleri mahalle çocuklarının yüksek bir sedirden seyrettiğim oyunlarını gördüğüm andaki heyecanlarımı düşünüyorum. Onlarda, bu zeki İstanbul çocuklarında ne sevimli, ne cazip bir istihza vardı. Kahkahaları ne kadar çalâk ve cazibdi, görüşleri ne kadar yumuşaktı, eğlenceleri ne saf ve samimiydi. Bu çocuklar, şimdi, kim bilir nasıl birer insan oldular. Acaba içlerinden şairler olmasa bile özene bezene yazı yazanlar oldu mu? Fakat kim bilir bunlar eski samimî zevklerinde ne kadar aykırı şeyler yazdılar ve söylediler, edebî zevkleri öldüren mektep hocaları kim bilir onların ruhlarını ne kadar hırpaladılar. Güzel, doğru, müspet diye gösterdikleri şeyler kim bilir ne kadar ısınıp ısınıp konmuş, yabancılıktan, ne pestenkeranî romantizm kırıntılarından ibaretti?” (sf. 22)

“Eskiyi okumak veya okumamak bizi tesiri altında bulundurmamalıkör taklitçiliklerden vaz geçmeliyiz. Çocukluğumuza dönmesek bile çocukluğumuzdaki saf ve samimi varlığımıza dönemez miyiz? ” (sf. 25)

“Aç kediye çörek attım. Öyle hırsla baktı ve yedi ki: Başka var mı diye döndü ve olmadığını görünce gözleriyle teşekkür etmeyi bildi. Bununla beraber insan değildi, kediydi. Yeni aldığım kitapla diyorlar ki ilk memeli hayvanlar yirmi kere daha aptalmış.  Şu halde kedi ileride insandan akıllı olacak demek.” (sf. 27)

“Kediye göre şüphesiz acayip bir yüzüm var, bir kere kulağım başımın yanında, kuyruğum yok ve ayaküstü duruyor, istediğim zaman derilerimi çıkartıyorum. Bir kedi muhakkak ki bunu düşünüyor, sonra da kendilerinden yirmi kere büyük ve aklı da yine yirmi kere şeytanlıklara erer mahlûklar içinde yaşasaydık onlarla dost olur muyduk?” (sf. 27)

“Ben İstanbul’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm. Galiba da İstanbul’da öleceğim. Suyun dışında balık nasıl yaşarsa ben de İstanbul’un dışında öyle yaşarım. Çin ve Maçin’i, Acemistan ve Frengistan’ı ben hep İstanbul zaviyesinden gördüm. Oralarını hep İstanbul’un içindeyken gezdim ve gezmekteyim. Mini mini iken babam İstanbul’u haritada iğne ucuyla gösterirdi. Bu vaziyette onu hap gibi yutsam, yuttuğumun farkına varmazdım. İstanbul’la ben can ve gövde gibiyiz. Bazan benim bazan onun rollerimiz değişir. İstanbul olmasa ben olmazdım ama, bana öyle geliyor ki ben olmasam belki İstanbul’da olmayacaktı. ” (sf. 29)

“(Fikir İhtilâfı) Bir su birikintisinden geçerken ona: “Dikkat et cop diye düşersin!” dedim. O: “Hayır, cup diye düşerim” dedi. Bununla inadına benim gibi düşünmediğini anlatmak istiyordu.” (sf. 34)

“Birkaç seneden beri satılığa çıkarttığım insanlığıma mukabil riyakârlık, tabasbus, tembellik, sabotaj, hıyanet gibi kazançlarım olmuştur. Amirlerime dalkavukluk, beni rahat alıştığım yerimden atmasınlar diye onlardan korkmam ve saire gibi ücretler de bu hesaba dâhildir. Bu vazifeşinas burjuvalar, basit ve aptal sadizmler ile benim içimi üzer, canımı alırken onlara her an insanlığımdan bir lokma rüşvet vermişimdir.” (sf. 43)

“Bizim memlekette devler ekseriya mukavvadan yapılmışlardır ve üstatların çoğu da hamdolsun birer devdirler. Ara sıra böyle yapmasam nereden ilim irfan öğrenirdim!

Yalnız bu devlerin içinde bazan tutkal kokusu duyardım -ki bunun izahı şöyledir.- Malûm ya tutkal kemikten olur, kaynamış kemikten… İşte dev üstatların her şeyi kaynamış, pişmiş olduğu için bu tutkal kokusu da oradan geliyormuş. Zaten dünyada her şeyin bir izahı vardır, ama marifet onu izah etmesini bilmeli. Yoksa insan öyle kolay kolay edip ve âlim olamaz.” (sf. 45)

“Şiir salhaneye merbut bir müessesedir ve içinde sakatattan yalnız kalp parçaları satılmaktadır. Bunu satana şair derler ki elinde vezin denilen gayet hassas bir terazi bulunur: Bu terazinin miskal terazisinden daha hassas olduğunu söylüyorlar. Birçok asırlar boyunca ve değişik camialar içinde şiir hep kalp sarmıştır. Alanların pişirip pişirmediklerini bilmiyorum. Yalnız onu satan hep çiğ satmıştır.” (sf. 49)

“Şair kendi hassaslığını, kendi vatanperverliğini kendi üstünlüğünü haykıran bir egoisttir. “Siz duyamıyorsunuz. Ben ince hisler ve şairanelikle duyuruyorum. Siz söz söylemesini beceremiyorsunuz, ben ölçülü biçimli ve ahenkli laflar uyduruyorum. Velhasıl ben söylüyorum. Sizler de benim söylediğim sözleri muska yapıp boynunuza asın, şarkı yapıp mırıldanın…” demek ister.” (sf. 51)

“Şiirin mânası lûgat mânâlarıyla aranılmaz. Kelimelerin bir araya gelmesinden hâsıl olan büyük bir kelime demektir. Bu kelimenin parçalanma kabiliyeti yoktur. Bir tek kelime hecelere ayrıldığı zaman nasıl o heceler başlı başına bir mânâ ifade etmezse şiirde de teker teker kelimelerin mânâsiyle uğraşmak öyle beyhude bir şeydir.” (sf. 53)

“Kendi şiirimin konstrüksiyonuna gelince, ben, evvelâ “şekil” diye bir şey tanımıyorum. Bu “şekil” i yalnız haricî şekil addetmemeli. Şiiri mümkün olduğu kadar bağlardan ayrılmış olan ve mücerred’e yaklaşan bir şey telâkki ediyorum. Bundan başka, en güzeli bile olsa şiir hiçbir zaman bir resim, bir tablo olmamak lâzım gelir. Sırf tasvirî olan şiirler bizi bir madde ağırlığına, bir cansızlık ve ruhsuzluk içine gömer. Ruhun nasıl rengi ve şekli yoksa şiirin de yoktur, çünkü şiir maddenin değil, ruhun ifadesidir.” (sf. 53)

“Goethe bir gün şansölye Von Müller’e:

– İranlılar bir asır içinde şiirde üstat olarak yedi kişiyi kabul ederler. Fakat kabul etmedikleri arasında bile pek çok çapkınlar vardır ki, benden daha değerlidirler, demişti. Goethe’nin işaret ettiği Fars dilinde yazan şairlerin bu yedi zirvesi: Firdevsî, Enverî, Sâdi, Hâfız, Nizamî, Câmi ve bir de dünyanın en büyük mistiği olduğunu söylediği Celâleddin Rûmî idi. Mevlâna’nın hayranlarından olan büyük Fransız edibi M. Barrés ondan bahsederken:
“Bana göre şevk, ışık, neşe âleminin habercileri olarak telâkki ettiğim şairlerin, bu ilahî insanların hiçbirisinin hayatı Celaleddin’inki ile ölçülemez. Onun ritmine uyarak sema ve teganni eden tarikatını gördükten sonra bir Dante, bir Shakespeare, bir Goethe, bir Hugo’nun mahiyetinde eksik kalmış bir şey olduğunun farkına vardım.” diyor. (sf. 107)

“Bir ordudaki çavuşlar nasıl birbirinden farklı değilseler, muhtelif milletlerin yıllıklarında meb’uslar nasıl harf sırasıyla ve birbirinden farksız konulmuşsa, hattâ manav dükkânlarındaki armutlar nasıl irili ufaklı bir yere dizilmişse, bizim eski ve yeni edebiyat kitaplarındaki zatlar da çok defa böyle dizilirler. Etiketleri hazırlanır, sonra da yapıştırılıp rafa konulur. Edebiyat tarihleri, hele tezkereler Galib Dede ile bir Akif veya bir Arif Efendi’den ayrı cins bir pirinçten bahsederler gibi bahsederler. Bu tezkereler ve tezkerelikten kurtulmamış edebiyat kitapları da ekseriye şairlerin en muvaffakiyetsiz ve harcıâlem şiirlerini mikroskopla arayıp hepsi bir çeşit görünsün diye bulup çıkarırlar. Galib Dede için pek de çok eski olmayan bu buluşları size ezberden söyleyebilirim: Üslûb-u Hayalî (!) açmıştır… Devrinde yenilik getirenlerdi; “bir başka lisan terennüm ettim” demişti… ilâh… Hemen hemen bütün kerametleri bunlardan ibaret kalır.  Onun getirdiği yeniliklerin nasıl yenilikler olduğu hiçbir münekkidin tahlilinden geçmemiş, hakikaten Türk edebiyatının bu çok büyük şairi hakkında hiçbir esaslı tenkit yazısı yazılmamıştır. Galib Dede ne yaşadığı devirdeki “Pîr-i haknûs”lar, “Şalgam Hoca”lar, ne de romantik bozuntusu güzidelerce tanınmıştır. Naci Efendi bile ancak avamdan bir insanmış gibi onu hayırla yâd etmeği kâfi görür ve en çok şairin ölümünden sonra, Sürûrî tarafından yazılan ebced hesabı tarihe kuvvet verir:
“Geçti Galib Dede candan yâhû”
Hâlbuki zavallı ve büyük Galib’in yetiştiği devirde bile, üdebâ-yı kiram kırıntıları tarafından o bir dekadan ve rate addediliyordu. Çünkü bütün kusuru başkalarına benzememek, yeni bir çığır açmış olmaktı. Şiirleri müsamaha bilmez mukallitlerce tezyif ve tahkir ediliyordu.” (sf. 125)

“Sade Galib Dede’nin değil, Türk edebiyatının da büyük eseri olan Hüsn-ü Aşk, hacminin yüz misli tutacak tahlil ve tenkit işine lâyık olduğu kadar, bin tane Mesnevi’den küçültülmüş denecek derecede sıkıştırılmış en mühim şiir âbidelerinden biridir.” (sf. 127)

“Galip eserinin başında onu niçin yazdığını anlatıyor. Bulunduğu bir mecliste Nâbî’nin meşhur Hayr-âbâd’ını fazla mübalâğa ile methetmişlerdi. O, Nâbî’nin meşhur hürmetkârlarından olduğu halde bu eserin kıymetsizliğinden bahsetti ve tabiî o mecliste bulunanların istihfaflarına uğradı. Derin ve âni bir heyecana kapılan şair, bu iddia yüzünden, başladığı Hüsn-ü-Aşk’ı altı ay zarfında bitirdi (1782). Bilhassa bu ölmez eser, onun kıymetini büsbütün arttırmıştı.” (sf. 128)

“Bütün hayatı 41 senenin içine sığan Galip Dede bu kısa zamanın hemen yarısında en mühim eserini, Hüsn-ü Aşk’ı vermişti. On sekiz yaşında bütün şiirlerini yazmış bulunan büyük Fransız şairi Rimbaud hatıra getirilecek olursa buna fazla şaşmamak icap eder. Yaşayacak fazla zamanları olmayan bazı dâhiler, olgunluklarını hayatının normal seyrinden çok evvel tamamlamış oluyorlar. Biri Fransız, diğeri diğeri Türk edebiyatının büyük çapta dâhileri olan bu iki şair de bunu gösteriyor. Ancak Galib Dede’nin ne muhiti, ne yaşayış tarzı ötekine hiç benzemez; büsbütün ayrı, son derece temiz, mütevazı olduğu kadar da şerefli ve caziptir. (sf. 130)

“Zaman mefhumu daha ziyade bizim beynimizin içindedir.  Çoğumuz güzeli zamanla ölçmek isteriz. Yine içimizden birçoğu güzelliği kendi gözlerine inanarak değil başkalarının gözlerine inanarak kabul etmek ister. Çünkü “güzel” standart damgası vurulmuş bir şeyi kayıtsızca kabul edivermek onun için kolay ve tehlikesiz olacaktır. Kollektif bir görüş rahatlığı insanı düşünmekten kurtarır. Bu görüş rahatlığı temin eden göreneklere, modaya uyma neticesinde beğenilen şey acaba hakikî sanat eseri midir?

“Meselâ, ne bileyim, bir çamurdan kaba ve iğrenç bir put yapıp ona tapan bir topluluk olduğumuzu düşünelim. Yine bir an bu kollektif manyetizmanın seyyalesinden kurtulup da iç benliğimizin gözler ile bakmaya muvaffak olduğumuzu farz edelim. Güzeli ve iyiyi görünce çamur putlardan uzaklaşacağımız muhakkaktır. Çamur putları yağmurlar ve karlar siler, eritir; çünkü zamanın eriteceği şey de bunlardır. (sf. 134)

“Âlim nasıl bu görünen, maddeden ibaret olduğunu sandığı kâinatın açılabilen sırlarını izâha çalışıyorsa, sanatkâr da kendi zaviyesinden ideal bir kâinatın izâhını yapmak sevdasındadır. Bu ideal inşada bestekârın kullandığı iptidâi madde nota, ressamın boya, mimarın taş olduğu gibi şairin iptidâi maddesi de kelimedir. En umumî mânâda şiir bu güzelliğe varmak için kelimeleri tertip etmek sanatıdır. (sf. 145)

Aktaran: Ömer Ertürk

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir