Kelimelerden Önce Tükenen Kağıtlar

Kararımı vermiştim. Bütün bu anlamsızlıklara kendi ellerimle yön verecektim. İçimde susmayan bir ses “artık zamanı geldi” diyordu. İçi çürümüş heyecanlardan, kalbimi yoran kof bakışlardan kurtulacaktım. Kelimelerin tüm duyguları barındırabilecek güçte olduğuna inancım, bir aralık kırılıverdi. Ne yazsam olmuyor kelimelerden önce kâğıtlar tükeniyordu. Geceyi, hasta babaannemin yatağının başındaki tahta sandalyede, soğumuş ıhlamuru arada bir gayri ihtiyari yudumlayıp, düşüncelerimi bir iki satıra sığdırmak daha ziyade anlaşılmak tasasıyla geçirdim. Sabaha karşı yazdığım beş satır günlerdir planladıklarımdan çok başkaydı. Fakat kâfiydi. Ve düşüne düşüne ulaştığım satırlar anlaşılmaktan çok arzudan dem vuruyordu. Kâğıdı makasla ikiye kestim. Bu aleladelik içimi rahatlamıştı. Cebime yerleştirdim. Gün ağarınca babaannemle yatağın başında kahvaltı yaptık. İçimde fırtınalar koparken ve beynimin her köşesinden uğultular yükselirken nasıl sakin gözükebildiğimi bilmiyorum. Sohbet ediyor, yaptığı esprilere iştahla gülüyordum. Sanırım onu tüm gürültülerden daha çok seviyordum. Her gün nasihatler ve dualarla giyindiğim zırh bugün beni koruyabilecek güçte değildi. Sanki, yön vermek cüretiyle parıl parıl aynayı kıracak, ürkütücü karanlıktan başka şeye de ulaşamayacaktım. Endişelerime rağmen kararımdan döndürmeyen şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Dışarı çıkarken cebimi yokladım kâğıt duruyordu. Elimden soğuk terler boşandı, derhal geri çektim. Sakin ol dedim kendi kendime. Yersiz bir telkindi. Apartmanın kapısından çıktığım anda kupkuru bir ayazla karşılaştım.

Ayaklarım beni Narin’in yürümeyi sevmediği yola götürmüştü. Sağımda eski tahta durak. “Ne zaman değiştirecekler acaba şunu, tahtaları da amma sağlammış ha. Kar demedi kış demedi çürümedi ya” diye başı sonu olmayan bir muhabbetin içine daldım kendimle. Unutmak istiyordum kâğıdı ve her şeyi. Fakat nafile. Esasen bu yolu Narin’in sevmiyor oluşu hep işime gelmiştir. Şimdi ise kimsenin buraya uğramayacağını düşünmek ve öte yandan hissettiğim aidiyet bana iyi geliyordu. Zira yolun eskiliğinde ruhumla özdeştirdiğim bir şey var. Ayaklarımı acıtan çakıllar, koca çınarlar, ıssızlık, soldaki eski ev, camındaki küpe çiçeği…

Bir anda gelen, kışın en yaman habercisi sert rüzgâr yaprakları savurdu. Zaman hızla güzden sıyrılıyordu. Yüzümüze doğru esmesi hayatı ağır çekime bölüyordu. Böylece her şeyi daha net görebiliyordum. Koşturmacaların yavaşlamasıyla rüzgâr zafer naralarını atmaya başladı. Bunca zaman duyduğum en güzel sesti. Dikkat kesildim. Bir an unutmuştum mektubu ve her şeyi. Ve yazık ki kalbi koşturmaktan usanmayanların bu eşsiz sanattan daima bihaber kalacaklarını bilmiştim. Etraf puslu ve griydi. Bir de üstüne tipi bastırınca görebildiklerim cızırdayan antenli televizyonlardan görünebilenler kadardı artık. Kalbimi ise daha net görür olmuştum. Ensemde yakıcı bir soğuk, yeniden yakamdan yakalayan o telaş. Hızlandım. Okula adım atmamla görüntünün normal seyrini alması bir oldu. Derin bir nefes aldım. Derse girdim.

Ömer hocanın dersiydi. Elifin aslında hiç bir harf değerinin olmadığından, yalnızca bir ses olduğundan bahsediyordu. Ürpermiştim. O an anlamadım ama ürpertim, elifin yokluğa soyundurulmasınaydı. Yüreğim bir anda ağzımda atmaya başladı. Nefes alamayacağım sandım. Hocaya elimle işaret edip dışarı çıktım.

İşte elleri cebinde her zamanki mütebessim haliyle yolun karşı tarafında duruyordu. Kalbim iyice hızlandı. Aklıma mektup geldi. Paltomu sınıfta çıkarmıştım. Şimdi ne yapacağım diye düşünürken gözüm yanındaki başıboş bebek arabasına takıldı. Etrafına baktım annesi ya da babası yoktu. Gözlerimi kısıp tekrar baktım. Gördüğüm en güzel bebekti bu. Gözleri simsiyah, yüzünün yarısı kadardı. Ağzı ve burnu gözleriyle tezat, epey küçüktü. Bana bakıyordu. Üzerinde alacalı bir tulum vardı. Gülümsedim. Minik parmağını bana doğru uzattı. O da gülümsedi. Sağ yanağındaki gamze beliriverdi. O kısacık anda bir tünelden geçip zamansızlığın içine düşmüştüm sanki. Hayret ettim. Ve unuttum onu, mektubu, her şeyi.  Ben bu ahvaldeyken birden korkunç bir şey oldu.  Sağ taraftan hızla gelen otomobil önüne bebek arabasını da katıp, ona çarptı. Her şey bir anda olmuştu…

Nefes nefese gözümü açtığımda tahta sandalyedeydim. Eskiyen balkon kapısı kendiliğinden açılmış, içeri bahar rüzgârı dolmuş, ince giyindiğimden epey üşümüşüm. Kucağımda sadece üç satır yazabildiğim kâğıt ve iki parmağımın arasında ince siyah kalem. Babaanneme baktım. Usulca doğruldum. Kapıyı kapattım. Üzerini örttüm. Yazmaktan vazgeçmiş yatağıma gidiyordum ki gözüm kâğıda ilişti, Ziya Osman Saba’nın şu mısraları yazılıydı;

Mümkündür bütün mucizeler…
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar…
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.

Ayşe Sever

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Narininsevmediğiyol , 23/11/2018

    İnşallah bir başka Ayşe Sever hikayesinde yine karşılaşırız seninle, babannesinin başında uyuyakalan sevgili dostum.
    Sevdim seni.

  • sünbül , 23/11/2018

    “sanki birinin anlattığı rüyayı dinliyor gibiyim” dedim içimden. son kısma gelince gülümsedim..:) kaleminize sağlık..

  • Çaylak Hekim , 22/11/2018

    Güzel bir hikayeydi, elinize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir