Gökten Ecdâd İnse Yeter

III. Bölüm

Savaşın tüm arzı kasıp kavurduğu bir dönem. Devlet, tarihinde hiç olmadığı kadar zayıf, güçsüz ve fersiz; birçok cephede savaştığı için düşmana daha ne kadar mukavemette bulunabileceğinin hesabını yapıyordu.

Feyzi ile Tayyar Gelibolu Jandarma Tabur Komutanlığı emrine verilmişlerdi. Bulundukları tabur, Suvla Koyu gibi fevkalade stratejik bir yer ile hemen yakınındaki Kireçtepe’yi tutmakla görevliydi. Diğer iki cephede aradığını bulamayan İngilizler, savaşın seyrini lehlerine değiştirmek amacıyla üçüncü bir cephe açmayı planlamış, uzun tartışmalar sonucunda burasının Suvla Koyu olmasını kararlaştırmışlardı. Koyun zapt edilmesi, İngilizlere, Osmanlı ordusunu arkadan kuşatabilme imkânı verecekti. Suvla’nın diğer yerlere nazaran dağa düz bir coğrafyaya sahip olması, onlara daha büyük bir avantaj sağlayacaktı.

Tüm bu planlar yapılırken, bölgenin ne denli önemli olduğu Osmanlı Devleti’nin de malumuydu pekâlâ. Tutulan noktalarda bekletilen taburlar, elleri tetikte olduğu halde olası bir saldırıyı karşılamak için teyakkuzdaydı.

Gök titrek, yer buz tutmuş… Taburlardaki askerler vakit geçirilmeden kara harekâtının başladığı Nisan ayına kadar yoğun bir eğitime alındı. Silah kullanımı, nişan alma ve mevzilenme konularında eğitim alan erler, günden güne tam bir savaşçı haline geliyordu. Tayyar ile Feyzi, canla başla çalışıyor, gözlerini budaktan esirgemiyordu. Her görevde en önde yer alırken, hemen her günün sonunda komutanlarının takdirini kazanıyorlardı. Tayyar, atış talimlerinde gösterdiği başarıyla makineli tüfek nişancısı oldu. Eğitimlerde karşısına konulan hedefleri mesafe gözetmeksizin yerle bir ederken, tüm arkadaşları onu izlemek için alana yığılıyordu. Feyzi ise dağda kazandığı el çabukluğu, güçlü kolları ve itaatkâr huyuna bakılarak sıhhiye bölüğünde görevlendirildi. Böylesine kritik bir işin kendisine verilmesinde köyde tecrübe ettiği; pansuman, kırık çıkık gibi işlerin payı büyüktü tabiî. Tabur Komutanı Yarbay Fehmi Bey bir keresinde, genç adamın yaralı bir köpeğin ayağına yaptığı pansumanı gördüğünde; “Sen tabip olmalıymışsın be evladım” demekten kendini alamamıştı.

Kimilerinde kayıpsız atlatılan saldırılar bazen orta çaplı zayiatlara neden oluyordu. O gece yine belli aralıklarla Osmanlı siperleri zorlanmış, askerler tespih taneleri misali dizilip sabaha dek mevzilerinde beklemek zorunda kalmıştı. Gün ışığının denizi usulca okşadığı anlarda ateş kesilmiş, böylelikle askerler rahat bir nefes almıştı. Az önceki hengâme yerini yorgunluğa bırakmış, bazı askerler sıska bedenlerini buldukları herhangi bir yere salıvermişti. Kimileri sessizliği fırsat bilip bir köşede uyumaya çalışıyordu. Birkaçı başlarını öne eğimiş oturuyor, diğer bir grup ise toz içindeki üniformalarının yırtıklarını dikiyordu.

Çok geçmemişti kidüşman siperlerinden, hedef gözetmeyen yoğun bir makineli tüfek ve top atışı başladı yeniden. Düşman askerleri, -daha önceki cephelerde olduğu gibi- Suvla’da da Osmanlı siperlerini ansızın fakat nedeni kestirilemeyen bir şekilde vuruyordu. Bu atışlara silindir ateşi deniyor, belli bir taktiğin gerçekleştirilmesi adına yapılan bu ani çıkışlar kimi zaman saatler sürebiliyordu. Böyle durumlarda askerler -almış oldukları emir üzerine- yerlerinde kalıp ateşin kesileceği ânı beklemekten başka bir şey yapamıyordu. Mevzilerin üzerinde uçuşan mermiler ince ıslıklar çalarken, düşen bombalar siperleri sarsıyor ortalığı toz duman içinde bırakıyordu. Hassas noktalara isabet eden bazı bombaların dumanı bazı askerlerin bayılmasına bile neden oluyordu. Herkes şimdi elindeki işlerini bırakmış okuma-yazma bilenleri Kur’an okumaya başlamıştı.

Feyzi bulundukları sıhhiye çadırından çıkarak hızla sipere girdi. Orada saatlerce beklemektense Tayyar’ı bulup sıhhatte olduğundan emin olmalıydı. Bulundukları yerde mıhlanıp kalan arkadaşlarının arasından sıyrılarak geçti. Tayyar’ı sabit makineli tüfeğinin hemen altına çökmüş, yanındakilerle beraber Kur’an okurken buldu. “Şükür iyi diyebildi” sessizce. Yanlarına oturdu. İçlerinden beyaz tenli, yeşil gözlü olanı gür sesiyle şakıyor, Tayyar ve diğerleri de dudaklarını kıpırdatarak onu takip ediyordu. Göçmen olduğunu düşündüğübu gencin Davudî sesi Feyzi’nin gönlünde inşiraha sebep olmuştu. Sadrının genişlediğini düşündü. Aldığı nefesi damarlarında hissediyordu sanki. Gözleri parladı. Burası kan kokan, iniltilerin yükseldiği bir yer değil, ışıldayan renkli kümelerin varlığında yeşeren bir cennet bahçesi gibiydi. Kutlu bir topluluğun içinde daha küçük bir topluluk, doğan güneşin ziyasından daha keskin bir güçle, siperlerin tozlu geçitlerini aydınlatıyordu. Ellerini önünde birleştirip kalbini sükûnete bıraktı. “Ne kadar da güzel okuyor” diye geçirdi içinden. Tayyar’a baktığında onun da bu hoş sesin rüzgârına kapılıp gözyaşı içinde kalmış olduğunu gördü. Uzun kirpiklerindeki hareketlilik keskin bakışlı adamın arapçayı ne kadar iyi bildiğinin bir işaretiydi. Mukabele sona erdiğinde avuçlara yürüyen nur, çileli yüzlere sürülerek kalplerin tozunu bir çırpıda sıyırıp aldı. Tayyar Feyzi’nin geldiğini ancak başını kaldırdığında fark etti. “Hoş geldin mübarek adam.” diye seslendi. Feyzi, ayrı bir güzellik ayrı bir ahenk gördü amcaoğlunun yüzünde. Bakışlarında ise ayrı bir derinlik hâkim idi.

Allah kabul etsin gardaşım.”

Âmin.”

Elini yüzün nur olmuş maşallah

Eyvallah gözüm.”

Az önce yüksek sesle Kur’an okuyan genci işaret ederek; “Kim bu delikanlı emmioğlu? Nasıl güzel okuyor kurban olduğum. Kimdir bu necidir? Pek bi hoş oldum sesinden?” diye sordu.

Fettah Numan bu.” diye yanıtladı Tayyar. “Curunlije’lidir. Balkanlı yani. Bosna’nın ortasında, Ajvatovica isminde bir yerden gelmişler. Pek güzel, pek yaman delikanlı maşaallah.”

Balkanlıysa buraya neden gelmiş bu cengâver küçük ağam?

Devlet, Balkanlardan kopunca bunlar ailecek Bursa’ya göçmüşler emmoğlu. O zamanlar on üç yaşındaymış Fettah. Babası semer ustasıymış. Bursa’da bir dükkân kuruvermiş kendine. Bu güzel insan da yanında çalışırmış. Sonra bir Türk kızıyla evlenmiş. Harp çıkınca evini barkını, çocuğu çoluğu bırakıp Çanakkale’ye koşmuş. Bizim Osmanlı’ya vefa borcumuz çoktur” diyor da başka bir şey demiyor. Her aklına geldiğinde; “Ayvaz Dede gibi alp erenleriniz bize yetişmeseydi, onlar olmayaydı bize dinimizi kim öğretirdi” deyip gözleri doluyor.”

Bebesi de mi varmış?”

He ya. Bir tane varmış.”

Fettah Efendi’nin yaşı kaç ki?”

On dokuz şimdi.”

Hımm, pek güzel, velileri de pek seviyormuş. Eferim ona.”

He kurban olam. Dini bütün, ilmi yerinde. Taarruza denk gelmezse her sabah namazının ardından gelip okuyacak artık.”

Feyzi “ne güzel, pek güzel” diye tekrarlarken, hüzünlenmişti. Ayakuçlarıyla önündeki sert toprağı eşeliyor, bir yandan da gözlerini Tayyar’dan kaçırıyordu. Tayyar bunu hissetti.

Hayır mı? Dertlendin!

He birazcık.”

Tayyar bu soruyu yöneltirken amcasının oğlu için bir kez daha üzülmüştü. Ona sıkı sıkı sarılıp öylece kalmayı istedi bir an. Feyzi’nin temiz kalbi, safiyeti Tayyar’ı her zaman kendisine hayran bırakmıştı. Fakat köyden bir kere bile dışarı çıkmayıp hayattan, memleketten bihaber kalması, bu belalı yerde onu kaybetme korkusunu bir kat daha büyütüyordu zihninde. O gün ırmağın kenarında otururlarken gözünden düşen o tek bir damla da bu sebepten değil miydi?

Anlat hele, dertleşek az.” diyerek düşüncelerini bir kenara bıraktı.

Len emmoğlu bilirsin ben dağda tepede koyun otlatmaktan başka bir işe yaramadım şu ömrümde. Elimizden tutup bir “elif ba” gösterenimiz de olmadı. Sen mektep okudun, öğrendin, mürekkep yaladın. Ama benim ilimde nasibim yokmuş, olmadı. Siz mukabele ederken yanınızda oturup kitabımı okumayı, bir yandan da gözümü yaşa bulayıp rabbimden hayır murad etmeyi nasıl istedim bir bilsen. Ben de feraset kalmamış ki akıl kafada dursun.” Feyzi, konuşurken gözlerini Tayyar’dan kaçırıyor, kepini avuçları arasına almış belli bir ritimle sıkıyordu. Açık teninde bir koyuluk peyda olmuş, içindeki kasvet gözlerine vurmuştu. Yanaklarına süzülen yaşı elinin tersiyle sildi.

Tayyar bakışlarını Feyzi’nin ellerinden alarak kolunu sırtına doladı; “Vay benim küçük ağam! Derdine kurban olayım senin.” diyerek yanına çekti dostunu;

Bu mitralyözün susacağı yok hemi şimdi?”

He daha yok gibi.”

Gel şöyle geç karşıma” derken, cebinden ikinci bir kitap çıkarmıştı. İlk sayfasını açıp ; “Bak bu elif’tir, bu da be’dir altında noktası var, bildin mi?” diyerek anlatmaya koyuldu. Feyzi ellerini dizleri arasında sıkıştırmış başını aşağı yukarı sallıyordu. Yüzünde büyük bir minnet belirmişti. Tayyar yine en amansız zamanlarında elinden tutuyor onu bırakmıyordu. Tekrarladı; “Bildim, bu elif’tir bu da be’dir, noktası altındadır.” Bugünden sonra Tayyar ve Feyzi her vakit buluşlarında oturup Kur’an-ı Kerim çalıştılar. Feyzi her geçen gün harfleri bir bir söktü. Harflerin başta ortada sonda yazılışları derken ufaktan okumaya bile başladı. Tayyar, son olarak Curunlije’li Fettah’dan bir dilekte bulunup buradan gayrisini kendisinin öğretmesinin ilmin adabına uymayacağını söyledi; “Hocam sen âlim adamsın, ben bir yere kadar okuttum fakat gerisine takat getiremem. Ne olur şu bizim emmioğlunun okumasını biraz pişirsen?” Fettah Numan bu tekliften oldukça memnun kaldı. Feyzi artık her boş vaktinde Fettah’ı buluyor, içindeki hadsiz merhametin dışarıya yansıdığı aşikâr olan genç adamın yanında eksiklerini düzeltiyordu. Feyzi azmetti. Birkaç gün içinde yavaş da olsa okumayı öğrendi. Artık iç cebinde Kur’an-ı Kerim’i eksik etmiyor, fırsatını her bulduğunda bir ayette olsa okumaya çalışıyordu.

Kerim Kolat

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Ahmed , 25/02/2015

    Çok hoş. Devamı gelir inşallah.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir