Bozuk Para

Turist rehberi, arkasındaki kalabalığın kendisini takip edip etmediğine aldırmadan, elindeki renkli şemsiyeyi, mümkün olduğunca yukarıda tutarak ilerliyordu. Tek isteği, her gün farklılaşan ama aslında hepsinin ne kadar aynı olduğunun yüzüne tokat gibi vurulduğu, dünyanın dört bir yanından gelerek farklı ırklardan bir harman halini almış bu turist kafilesine, hep aynı yerleri göstererek ve hep aynı cümleleri kurarak yaptığı şehir gezintisinin bir an önce bitmesiydi. Bu kalabalık turist kafilesini gezi boyunca bir arada tutacak, onlara evrensel dilde bir şeyler anlatacak, sorularını cevaplandıracak ve kafileyi aldığı yere paket halinde teslim edip, ücretini alarak evine dönecekti. O kadar yıl didinip öğrendiği İngilizcesi bile, kısır döngüye dönen mesleğinin içerisinde tükenmiş; radyoda, sırf seviliyor diye defalarca çalınan bir şarkının nakaratına dönmüştü. Düşünmüyor, ezberden konuşuyordu. Bu konuşmaya jest ve mimikleri de tüm “aynılığıyla” eşlik ediyordu. Rehber, her gün aynı yemeği yiyormuş, her gün aynı filmi seyrediyormuş gibi, bu tekdüzeliğin içinde kendini İngilizce kelimelerle boğuyor, öldürüyor, bir sonraki gün –bir önceki gruptan hiçbir farkı olmayan- yeni bir kafileyle yeniden doğuyor, yine boğuluyor, yine ölüyordu.

Rehber; her kafilede yaşanan ve bitmek bilmeyen fotoğraf çekimi çılgınlıklarını, yediden yetmişe tüm turistlerin, tarihi her yapının tanıtımı sırasında sergiledikleri hayranlık ve şaşkınlıklarını, geziden ne kadar memnun olduklarını belli etme adına yüzlerinde taşımaya mecbur hissettikleri tebessümlerini güneş gözlüğüyle bertaraf etmeye çalışıyordu. Bazen rehberin sempatik(!) anlatımından aşırı memnun olan, tüm hayatını çalışmakla geçirmiş ve hastalıklara ramak kala emekli olup ellerinde kalan tüm parayla dünya turuna çıkmış -kendini ilk zanneden bilmem kaçıncı- yaşlı, maceraperest turist çift, rehberle fotoğraf çektirmek isterdi. Rehber bu durumdan aşırı memnun olduğunu belgeleyen dil ucu bir-iki İngilizce kelimeyle birlikte güneş gözlüğünü birkaç saniyeliğine çıkarmak zorunda kalır, gözlüğünün altındaki donuk bakışlar bir anda gülümsemesine eşlik ederek, sanki hep bu anı bekliyormuş gibi parlamaya başlar, flaşın patlamasıyla güneş gözlüğü tek hamlede tekrar takılır ve rehberin yüzü eski, donuk haline geri dönerdi. Kim bilir; kaç yaşlı çift, evlerine döndüklerinde ismini bile söyleyemedikleri bu rehberden ne kadar memnun kaldıklarını onun ne kadar sempatik biri olduğunu dostlarına anlatmışlardır.

Şehir merkezinin, tarihi yerlerin, müzelerin, çarşıların seyri derken her şeyden yeterince memnun turist kafilesi ve sıkıntıdan patlayan rehber, gezinin son noktası olan sahile doğru yol almaya başladıklarında, hava kararmaya başlamış; sabahtan beridir turistleri bir arada tutan renkli şemsiyenin yerini rehberin telefonun ışığı almıştı. Işığın etrafında pervane olan turist kafilesi gittikçe yaklaştıkları denizin kokusunu ciğerlerine kadar çekmeye ve gezi boyunca usanmadan tekrar ettikleri beğeni cümlelerine devam ettiler.

Gezilerin olmazsa olmazı günbatımı seyri ve tabiî ki bunu takip eden fotoğraf çekimi başladığında rehber, kendini bir banka bırakmış, turistlerin -kendilerince orijinal- fotoğraf çekimlerine bakıyordu. Kafile, kıyıya vuran dalgaları seyrediyor, arada bir kıyının beton duvarlarına çarpan dalgalardan ıslanıyor ve bundan ne kadar hoşnut olduklarını belli eden kahkahalarını denize bırakıyordu.

Güneş, nöbeti flaşlar eşliğinde aya devrediyordu. Dolunay tüm ihtişamıyla aynı flaşlar eşliğinde göğe yükseliyordu. Rehber ruhuna işleyen yorgunluğu birkaç saniyeliğine bertaraf edip derin bir nefesle “otele dönüş” temalı birkaç cümle daha etti. Sonra elindeki şemsiyeyi bir baston edasıyla tutup ayağa kalktı. Turistler bir rehbere değil içlerindeki en yaşlı insana yol verir gibi rehberin en öne geçmesini beklediler. Rehber yorgunluktan ihtiyarlamış bedenini sürükleye sürükleye yürüyordu. Bu sırada kafileden bir turist elini cebine attı, bir bozuk para çıkarttı ve havaya kaldırıp İngilizce birkaç cümle kurdu. Rehber yaşlılığın diğer bir evresi olan “işitme kaybı”na uğradığından turistin ne dediğini duymadı.

Tüm turist kafilesi birazdan gerçekleşecek olaya alışıktı. Herkes cebinden bir bozuk para çıkartacak ve birer dilek tutup arkalarına bakmadan denize atacaklardı. Fakat fikir sahibi turist tüm kafilenin aynı anda paraları atmasını istemişti. Denizden gelecek sesleri dinlemeyi ve bunun çok güzel bir anı olacağını düşünüyordu. Fikir kafile tarafından heyecanla karşılandı. Herkes elini cebine attı. Kendi ülkelerine ait bozuk paralardan birer tane alıp denize sırtlarını döndüler. Kafile ellerinde bozuk paralarla geri sayımı beklemeye başladı.

İçlerinden biri geri sayımı başlattı:

Threeee!!!!

Twoooo!!!!

Oneeee!!!!

Tüm turistler aynı anda ellerindeki paraları denize fırlattı. Havaya atılan paralar, dolunayın ışığından nasiplerini alarak küçük birer ay parçası gibi havada parlıyor, dönüyordu. Sadece, tırnağa çarpan paraların çınlamaları duyuluyordu. Turistler kulak kabartmış, havada dönmekte ve düşmekte olan paralardan gelecek sesi bekliyorlardı.

Bir botun motor sesi duyuldu uzaktan. Havada çınlayan paraların sesine karıştı. Botun üzerindeki insan kalabalığı birbirine kenetlenmişti. Gözlerinde bir karşı kıyı hayali vardı. Paralar bir bir suya düşmeye başladığında ağırlığa dayanamayan bot battı. İnsanların çığlıkları suya düşen paraların sesine karıştı. Birkaç hava kabarcığının su üstüne ulaştıktan sonraki patlama seslerini saymazsak, büyük bir sessizlik vardı denizin üzerinde.

Sessizliği, turistlerin kahkahaları bozdu. Birbirlerine sarılarak bozuk paraların denize düşerken ne kadar değişik bir melodi oluşturduklarını konuşuyorlardı. İnsan sadece duymak istediğini duyabilme yeteneğine sahipti. Turistler bu yeteneklerini sonuna kadar kullandı. Kahkahalar gittikçe arttı. Birkaçının aklına denize dönüp bozuk paraların denizin dibine yaptıkları yolculuğu seyretmek geldi. Çok gereksiz buldular bu fikri. Hava iyice kararmıştı. Fakat hepsi biliyordu. Nasılsa tüm bozuk paralar, denizin dibindeydi.

Ömer Can Coşkun

DİĞER YAZILAR

1 Yorum

  • Zeynep , 11/11/2016

    İnsan sadece duymak istediğini duyar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir