Üvey Vatandaşlar İçin Teselli Şarkıları-V: “Bûka Baranê: Yağmurun Gelini”

-Aralık 2015, Şırnak-

O günü hiç unutamıyorum.

Kürt kökenli ve aslen Cizre’li olup, politik tavrını gizlemeyen bir arkadaşımla BTR tabir edilen mayın tarama koğuşunda ülke gündemi üzerine sohbet ediyoruz. Ne olduysa, büyük bir patlamanın sarsıntısıyla irkiliyoruz birden. Koskoca alay binası zangır zangır titremeye başlıyor. Sonra, kısa aralıklarla taciz ateşi başlıyor. Dışarıdan bir ses, yerimizden asla kıpırdamamamız gerektiğini söylüyor. İstifimizi bozmadan sohbet etmeye devam ediyoruz. Çünkü insan, kaotik bir durumun öngörülemeyen sonuçlarıyla yüzleştikten sonra istifini bozmadan sohbet etmeye alışan bir varlık.

Sonra arkadaşım, nereden bulduysa çantasından manuel bir radyo çıkarıyor. Bulunduğumuz konum gereği, radyo frekansları Türk olan hiçbir şeyi kabul etmediğinden, ancak yerel Suriye radyolarını dinleyebiliyoruz. Ezgileri tanıdık gelen ama sözlerini anlayamadığım bir türkü: Bûka Baranê çalıyor. ‘Yağmurun gelini’ anlamına geldiğini söylüyor arkadaşım. Büyük bir patlama sesi daha duyuluyor. Nöbetçi Astsubay A Rh+ kan grubundan olanların acilen hastaneye gitmeleri hususunda emir veriyor. Radyonun sesini sonuna kadar açıyorum. Arkadaşım, politik imgelerle bezenmiş bir türkü, bir çeşit ağıt çaldığını söylüyor. “Bizim orada” diyor, “Öldürülen her adamın arkasından bir ağıt yakarlar.” İçimden, bizim orada ona adam değil, terörist derler diyorum.

Günde 8 saat nöbet tuttuktan sonra erzak ve kömür taşımaya zorlanan Ali, bir hışımla giriveriyor koğuşa. Aslen Ankara’lı, bana göre sapına kadar Türk Ali… Ağzında, ağza alınmayacak bin türlü küfür… Söylediklerinden, herhangi bir vatana, toprağa, bayrağa ya da millete ait olma bilincini tamamen yitirdiğini anlıyorum. Nöbetçi Astsubay yine, A Rh+ kan grubundan olanların acilen hastaneye gitmeleri gerektiğini söylüyor. Komutanın kendisi dâhil, hiçbirimiz kılımızı bile kıpırdatacak cesareti kendimizde bulamıyoruz. Alayın üst bölgelerine doğru taciz ateşi hızlanmaya başlıyor ve BTR koğuşunun ışıkları birden kapanıveriyor. Nöbetçi Astsubay, herkesin kendi ranzasında oturması ve ikinci bir emre kadar kati surette yerinden ayrılmaması için emir veriyor. Bir hışımla kendi yatağıma geçip boylu boyunca uzanıyorum.

Sonra sesler birden kesiliyor.

Bir saat sonra uyandığımda, başucumda sabahtan beri sohbet ettiğim arkadaşımı görüyorum. “Kalk dostum diyor, “Acilen hazırlanman lâzım.” Sıkıca bastırdığı ve gömleğinin koluçlarını dirseğine kadar sıyırdığı koluna bakıp, ona ne olduğunu soruyorum. “Yok bir şey” deyip geçiştiriyor hemen. “Ali hastalandı yine” diyor, “Nöbeti sana yazdı çavuş.”

“Al bunu, kimseye gösterme, canın sıkılırsa çaktırmadan dinlersin” deyip radyoyu bana uzatıyor. Son mevzie kadar radyoyu götürmemin riskli olduğunu, ancak telefonumdaki kayıtlı şarkıları dinlemek için kulaklığını ödünç alabileceğimi söylüyorum.

Koskoca BTR koğuşunda, kan vermeye cesaret eden tek arkadaşımın o olduğunu, ancak radyo kulaklığını cebime iliştirirken anlıyorum. Dilim kopuyor da yine, “İnsanları ayrıştıran düşünceler, birleştiren duygulardır” diyemiyorum. “Yağmurun gelini” diyorum içimden, muhtemelen sevmediği bir adamla zorla evlendirilmiş ve kaçmaya yeltenirken alnının tam ortasından vurularak toprağa düşüvermiştir.

O gün, Mezopotamya’da ki bütün kavimler, şiddetli bir yağmura tutuluyoruz.

 ***

Poetik Düzlemde Kademeler Arası Blok Anlayışı Yahut Edip Cansever’in Altın Vuruşu

–  Hızla gelişecek kalbimiz
Sonsuz anısına büyük hayatın
Kısacık sanılan büyük hayatın.

– Hayat kısa Turgut, kuşlar uçuyor.

– Kuş ölür Cemal, sen uçuşu hatırla.

– Kuş öldü Füruğ
Kanadının altındaki o yara
Yağmurun karanlığını getiriyor geceye.

– Ah İsmet, beni vursalar bir kuş yerine.
Akşamları gelse incir kuşları…

– Kuş olsun, insan olsun Sezai.
Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı.

***

“Tüm bildiklerinizi unutun!” telkiniyle başlayan kitaplar var. Metnin sonuna vardığımızda unuttuğumuz ne varsa onlardan öğrendiğimiz vehmine kapılıyoruz.

***

İktibas Günlüğü Seri No:1, Gilles Deleuze, Kritik ve Klinik:Kişi kendi nevrozlarıyla yazmaz. Nevroz, psikoz; bunlar, yaşam geçitleri değil, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içine düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil, ‘Nietzsche Örneği’nde olduğu gibi, sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil, daha ziyade hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya, hastalığın insanlara karıştığı semptomlar bütünüdür. Bu durumda, edebiyat bir sağlık girişimi olarak ortaya çıkar.”

Katılmıyorum. Yazarak dünyayı iyileştiremezsiniz. En fazla uyuşturabilirsiniz. Bu durumda, edebiyat ilk yardım çantası değil, metamfetamin şırıngası olarak ortaya çıkar.

***

“Anlaşılamayacaksın ey kanatsızlık!” diyor Ece Ayhan. Allah’ım! Delirmemek elde değil…

***

Bilim adamlarına göre evrendeki değişmeyen tek sabit unsur ışık hızıdır. Peki, ışık hızında, -ki saniyede yaklaşık 300.000 km’ye tekâbül ediyor- hareket etseydik ne olurdu? Bu durumda, zamandaki hızımız sıfır olurdu. Yani zaman bizim için dururdu. Tahrik ve tahrip kelimelerini aynı cümle içinde kullanmamız için binlerce bahanemiz olurdu. Öyle ki, meyvenin cazibesi kızıllığına galebe çalardı.  Yani, bir bakıma zaman, bir mefhum olarak biz insan soyu için ortadan kalkardı. Zamanı -4. Boyut- olarak kabul edersek, belki de ışık hızından başka bir boyuta geçebilirdik. Sonra, muhtemelen etrafı yavaşça kolaçan eder ve anadan üryan bedenlerimizi örtecek birkaç parça yaprağı nereden bulabiliriz diye kara kara düşünmeye başlardık.

Bilim adamları bunun cevabını bilmiyorlarmış.

Peki, soruyorum o halde, ışık hızından daha fazla bir hıza erişebilseydik ne olurdu?

Ne olurdu biliyor musunuz? O zaman, zamanda geriye giderdik ve her birimiz sadece yere düşen elmaları yiyeceğimize dair ilk yeminlerimizi etmeye başlardık.

***

Hakiki limonatanın portakal marmelatından imâl edildiğini biliyor muydunuz? İşte yaşadığımız dünya böyle melânet bir dünya!

***

Sanırım dergi faturalarının muhasebe kayıtlarıyla uğraşıyordum. Dört-beş yaşlarında bir çocuk, “Abi, sizde kitap ayırgacı var mı?” diye sordu. Kendimi işime nasıl vermişsem artık, ufaklığın ne dediğini duyduğum halde tepki vermekte epey zorlandığımı hatırlıyorum. Sonra, zihnimi toparlayıp zaman kazanabilmek adına, sadece “Efendim?” diyebildim o an. Soruyu aynı vurgu ve sevecenlikle, kelimesi kelimesine tekrarladı çocuk, “Abi, sizde kitap ayırgacı var mı?”

Mükemmel bir bütünlük içinde hayatın devam ettiğini, buna rağmen “yarım kalmışlığın hayatın özü olduğunu” ancak böyle zamanlarda idrak edebiliyorum.

***

İktibas Günlüğü Seri No:2, Chuck Palahniuk, Tıkanma: “Televizyonu açıyor ve pembe dizilerden birini izlemeye başlıyor. Hani şu gerçek insanların sahte sorunları olan sahte insanları oynadığı ve gerçek insanların gerçek sorunlarını unutmak için izlediği dizilerden birini.”

***

Aylar var, kukumav kuşları gibi düşünüp duruyorum, ‘Ne söylediğim mi, nasıl söylediğim mi daha önemli?’ diye. Artık düşünmüyorum. Artık eminim. Nasıl söylediğim çok daha önemli. Eğer dil ile iştigal olmayı göze alabiliyorsam, dilin imkânlarının sağladığı gücün -an itibariyle olduğu gibi- ne söylediğimin önemini sorgulama eylemini dahi kapsadığını anlıyor olmalıyım.

1944 sonbaharında Adolf Hitler, -o sarih Almancasıyla- Germen ırkına şecaat pompalarken kalbinde sevgiye dair tek bir emare bulunmuyordu. İnsanlık tarihinin başladığı günden 1944 sonbaharına, 1944’ten bu yana dünya üzerinde işlenmeyen tek bir günah, ihlal edilmeyen tek bir sınır kalmadı. Cüruf çukurlarına yuvarlanmak an meselesi ve ben bu cümleleri yazarken saniyede dokuz insan hayata gözlerini yumuyor. Üçüncü, dördüncü ve hatta beşinci dünya savaşı çoktan sona erdi ve savaşın enkazından yükselen medeniyetler parçalanmaya başladırlar bile. Ben bu cümleleri yazarken, saniyede beş bebek dünyaya gözlerini açıyor. Dünyaya gözlerini açan dört bebekten biri engelli doğuyor. Karamsar değilim, belki karanlıktayım ve iyi şeylere inancımı yitirmedim. ‘Kırklar’ tabir edilen mistik bir örgütün varlığına inanıyorum. Hatta yedilere, üçlere ve birlere de… Onların varlığına, tasarrufuna, onlardan gelenin meşruiyetine olduğu gibi inanıyorum. Ayrıca kadere ve gayba da iman ediyorum.

Zamanı tanımlamak için dünyaya, ölümü tanımlamak için zamana ihtiyaç duyuyorum. Dünya dillerine inandığı halde kadere inanmayanlar, ‘dünya’ tabir edilen toplama kampında kurşuna dizilen çocuklara ‘Zamansız öldü’ diyorlar.

İşte, tüm bu yazdıklarımın inkârı -kalp- ile, ikrarı -dil- ile sağlanıyor.

***

Selda Bağcan’ın seslendirdiği o malum türküde, “Sivas ellerinde sazım çalınır / Çamlı beller bölük bölük bölünür” kısmına geldiğimde, gayriihtiyari ‘Çamlı beller’ ifadesine takılıp, Faruk Nafiz Çamlıbel’in 50 yıl önce bugün hangi şiiri okuduğunu düşünmeye başlıyorum.  Çünkü bu hasta ruh, bu çürüyen bedene raptolmuş anlıyor musun? Tabiî ki anlamıyorsun! Ne Tarkovsky, ne Stefan Zweig ne de Sulhi Ceylan beni anlamadılar. Beni şu hayatta bir Aydoğan anladı, o da yanlış anladı.

***

Her insanın, cep aynasının arka yüzüne sakladığı ‘mahfuz bir güzelliği’ muhakkak bulunur. Ancak -şartlar olgunlaştığında- kullanım hakkının serbest dolaşıma sunulduğu bir güzellik. Evin daralıp kolonların çatırdamaya başladığı, artık evin bir odası olmaktan vazgeçilen anlarda ihtiyaç duyulan ayrıksı bir güzellik. Gerçekliğin yıkımın kendisi olduğu, imgenin işaret gücünü yitirip hantallaştığı anlarda ayaklarına kapanılan bir güzellik. Yazmak için mürekkebin yetmediği ve okumak için kitapların fazla geldiği bir odada, “bir kadınla bir erkeğin, bir kadınla bir erkek olduğu bir odada” büyüyüp serpilen bir güzellik. Daha rahat kötülük yapabilmek adına, iyi bir adam olmaya karar verdiğimiz hapishane damlarında gereksinim duyulan, müphem, melankolik, çirkin bir güzellik…

Yukarıdaki yarım bırakılmış paragrafa göre:

1. “Yarım kalmışlık hayatın özüdür ve telafi edilemez.”

2. ‘Dünyayı güzellik kurtaracak’ ifadesi gayet güdük bir alegorinin mahsulüdür. Nitekim, paragrafta böyle bir terkip bulunmamakla birlikte, dünya da eninde sonunda paramparça olacaktır.

3. Ev yıkımdır. Enkaz altında kalan kişiye ev sahibi denir.

4. Yazar olmak için mutsuz olmak şart değilse bile, mutlu yazar yoktur.

5. “Gardiyan, hapishanenin esiridir.”

6. ‘Ayrıksı’ kelimesi cümle içinde kullanılmazsa, gayrisafi milli hasılada herhangi bir değişiklik olmaz.

7. Gerçeklik yontulmuş ve marazlı, muhayyile pürüzsüz ve mükemmeldir.

8. İnsanı anlamak insan olmaya yetmez.

9. Eviniz müstakil değilse, o vakit bahçeniz de yoktur.

10. “Anlamak çözmeye yetmez. Sensiz olmaz. Aşk bir dengesizlik işi. Sensiz olmaz. Dengeye dönüşendir sevgi. Sensiz olmaz.”

11. Turgut Uyar ciddi ve yalnız bir adamdır. Nitekim, sosyalleşmek için evden çıktığı nadir görülmüştür.

12. Parçada geçen ‘mahfuz güzellik’ terkibi, aslında evin anahtarıdır. Bazan, aynada tek bir güzel halinizi yakalamadan evden asla çıkamazsınız.

13. Nefsi kemale ermeyen kişi, kendi bedenine tapma eğiliminde olduğundan, ayna imgelemi nefs-i emmare’yi temsil eder.

13. Maddeye DİPNOT: Ayrıca Bknz. Stockholm Sendromu: Rehinenin, kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan, duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan terim. Diğer bir ifade ile, kişinin kendi celladına âşık olması.

14. Bahçe içtir. Arsen Lüpen’e göre potansiyel katillerden biri bahçıvandır.

15. Fragmantal metinler yazmak risklidir. Anlam derdine düşen ve pragmatik eğilimleri olan insanlar sizden nefret ederler.

***

Tefe’ül Günlüğü Seri No:1, Sehl Bin Abdullah Hazretleri, Tezkiret’ül Evliyâ: “Murâkebe, dünya elden çıkacak diye değil, ahiret elden gidecek diye korkmaktır. Reca dişidir, havf erkektir. İnsan bu ikisinin çocuğudur.”

***

Edebiyat baştan ayağa marazdır. Öyleyse kuşlar uçar, sen ölümü hatırla.

***

Aradığı kitabı bulamayanlara.

En derin saygılarımla.

Bahadır Dadak

DİĞER YAZILAR

4 Yorum

  • sümeyye , 22/08/2017

    günlüklerinizi seviyorum.

  • Çaylak Hekim , 22/08/2017

    Bu kadar yetkin yazarın bu sitede işi ne Allah aşkına, nesiniz siz, kimin nazarını aldınız, yoksa burda ahir zamanda gelecek mehtinin sanat,hikmet ve edebiyat kolumu hazırlanıyor.

    • Turgut Cansever , 22/08/2017

      Abartmayın lütfen. Tamam yazılar belli bir kalitede ama durumu romantize etmenin manası yok. Kısa, yoğun, flash yazılar. daha fazlası değil.

  • yasin , 22/08/2017

    müthiş yoğunluk. müthiş doluluk.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir