Benjamin Button Sendromu Yahut Trajikomik Çağ Hezeyanları

Uzun bir süredir çağ-yaş ilişkisi ve bu ikiliyle ilintili kavramlar hakkında düşünüyorum. Yaş, yaşlanmak, olgunlaşmak gibi şeyler ne olabilir sorusunun kabukları tasavvur ettiğimden daha kalın çıktı. Bir türlü tatmin edici cevaplara ulaşamadım. Bazı soruların peşine düşmek insanı hem yalnızlaştırır hem de kesin koordinatları olmayan bir yere götürür ve orada öylece bırakır. Vardığım yerde şu an kuzey, güney, doğu veya batı yok. Olumsuz bir manzara sözkonusu. Yaşlanmak ve gençleşmek arasındaki ilişkiden yola çıkarak çağa kendi çerçevemden bakınca iyi şeyler göremiyorum. Yaşlanmaktan korkan bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Otuz yaş, otuz beş yaş, kırk yaş velhasıl beşer beşer artan her yaşın sendrom haline geldiği âşikar. Yaşları arttıkça insanların hayata dair bir fikir edindiklerinden dolayı sevinmeleri gerekirken bilakis üzülüyorlar. Bunun ölümün doğrudan ve sanki matematiksel bir yasa varmış gibi yaşla bağlantılı olarak düşünülmesinden ileri geldiğini düşünüyorum. En azından şimdilik.

Yüzümde zamanın açtığı derin çizgilere her baktığımda yaş aldıkça dünyaya dair fikirlerimin genişlediğini ama onlara eskisinden daha az güvendiğimi fark ediyorum. Bunu her an yanılmaya, düşmeye hazır olma hali olarak tanımlayabilirim. Yani hüsnü zanda bulunma ama teslim olmama. Bir bakıma durendiş olma hali. Çağı ve buradan hareketle toplumu anlama noktasında hiçbir zaman tam olarak muzaffer olamayacağımı kabullendim ama en azından yanılma ve yenilme şekillerimi değiştirme konusunda cesur davranmalıyım. Zihnimde sürekli bir devinim halinde olan düşüncelerimi inandırıcı bir anlama yaklaştırabilmek en büyük temennilerimden bir tanesi. İlk önce kendim ikna olmalı ve inanmalıyım.

İçinde bulunduğumuz çağ, şiddetini artırarak tarihsel akışı sarsmaya devam ediyor. Bu durum, çağın getirdiği yenilikleri sindirememiş olanlar ve bu çağa âşina olmayanlar için dünyayı yabancı bir yer haline getiriyor. Yaşadığımız devrin ihtilalcisi olmayı isterdim ama sadece ayaklanmacısı olabilirim. Zira ihtilal planlı ve programlı bir başkaldırıdır. Bir organizasyon olması yetmez, taazzuv etmiş bir fikir uzlaşımının da olması gerekir. Elimde yapmam gerekenlere dair bir reçete yok. Çağın zorbalığına boyun eğmeyen isyankâr duruşumu korumayı başarabilmeyi bir kazanım olarak görüyorum. Şu an bilincinde olduğum bir şey varsa o da çağın oynattığı tiyatro içerisinde bir rolü kabul etmemem gerektiği. Garip olan şu ki bu tiyatro içerisinde çoğunluk maskeleri düşmüş rolünü oynuyor. Ardından günah çıkarıp oynamaya devam ediyorlar. Oyun içinde oynanan oyunda maskelerin düştüğü rolünü kesmek kadar sahtekârca bir davranış olabilir mi, bilmiyorum. Devre göre maske giymek insanın yüzünü tanınamaz hale getirir. Yüzsüzleştirir. En iyi ihtimal kendisinden bihaber yaşatır. Bu büyük bir talihsizliktir.

Gençlik olgusuna tapıp analarının karnından çağın uçurumuna düşen gençleri savaş açarcasına yontmaya çalışan bir toplulukla beraber yaşıyoruz. İnsan kendi kötülüklerinin ve kusurlarının farkına vardığında diğer insanlar ona kötü ve kusurlu olarak gözükmez. Yaşlanmanın insan üzerinde olmazsa olmaz kusurları giderici ve kötülükleri yok edici bir özellik olduğunu düşünenler yanılgı içerisindeler. Toplumla bağ kurmayı er ya da geç deneyecek gençlere dışarıdan sert müdahale göstermenin sonucu hırpalamaktır. Bu durumun yaşlanan insanların gençlerin genç oluşunu kıskanmalarından ileri geldiğini düşünüyorum. Kendilerinin genç olmayışının müsebbibi onlarmış gibi düşünüyor olabilirler. Yaşanamamış gençlik sendromu olarak adlandırabileceğim bu durum giderek yaşlanan toplumda gençleşmeye çalışan insanların sayısını her geçen gün artırıyor. Gençleşmek isterken çocuksulaşmak olarak tanımlayabileceğim bu halin zamanla daha da görünür hale geleceğini söyleyebilirim.

Tarih yani geçmiş, sırf biz onu unuttuk diye yok olup gitmez. Tarihsel derinlik ve yoğunluktan yoksun bir şimdiki zamanda yaşama zorunluluğunu dayatan bir çağda nefes alıyoruz. Önceyle bağ kurmaya kalkan kim varsa ona sen bizden değilsin diyen türden. Ondan önce davranıp asıl ben sizden değilim diyeli çok oldu. Toplumu ve dolayısıyla her bir insanı bağlı olduğu değerler manzumesi karşısında köksüz ve öksüz bırakma konusunda epey cevval ve cüretkâr olan bu çağ, dünyayı topyekûn bir yetimhaneye dönüştürmeye niyetliymiş gibi görünüyor. Hayata karşı genellikle karamsar bir yaklaşım sergilediğimi her zaman kabul ettim. Niyetim ne kıyamet manzarası çizmek ne de iç karartıcı öngörülerde bulunmak. Sadece gelenekten koparılmak istenen insanların buna karşı koyamayıp çağa yenilmelerinden korkuyorum.

Çağ yaşlandıkça kültürel olgunluğunu daha da ileri götürmesi gereken bir toplumun gençleşmek ve genç görünmek gibi kaygılarının olması beni endişelendiriyor. Çünkü bunların gündemde bile olmaması gerektiğini düşünüyorum. Kültürel olgunluk belirli olgulara karşı toplumu oluşturan her bireyin benzer yaklaşımlar sergileyip uzlaşabilir çözüm önerileri sunabilme yetisiyle ölçülebilir. Bunun başarılabilmesi için refleksleriyle yaşayanlar ve ilkeleriyle yaşayanlar olmak üzere ikiye ayırabileceğimiz toplumun en azından ilkeleriyle yaşayan kısmının ortak değerler manzumesi yani erdemlerin iskeleti konusunda mutabık olması gerekir. Erdemler yalnızca belirli bir tarz eylemde bulunma değil, aynı zamanda belirli bir tarzda hissetme eğilimleridir. Asıl ahlaki eğitim, davranışsal değil hissi eğitimdir. Bunun başarılmasının çok zor ve netameli olduğunun farkındayım. Ama deneyelim istiyorum. Teoride kavga etmektense pratikte başarısız olmayı daha değerli görüyorum. Bunu düşünebiliyorsak deneyebiliriz de. Belki yarın değil ama bir gün mutlaka.

Bazen sorunun nedenini tespit etmek çözüme ulaştırmaz. Orada tıkanırsın. Eğitilmeyi gerçekten istiyor muyuz, toplum olarak aynı potada eritilebilen ilkelere ne zaman sahip olacağız, çağa karşı ortak bir duruş sergilemeyi nasıl başarabiliriz bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki erdeme dayalı ahlak anlayışı terk edilip yasaya dayalı ahlak anlayışı benimsendiğinden beri birlikte yaşama kültürümüz zayıflıyor, kan kaybediyor. Mesela özgürlük kadar bir an önce üzerinde uzlaşıp anlam haritasına nüfuz etmeye ihtiyacımızın olduğu çok az kavram vardır. Herkes bu devrin farklı bir özgürlük anlayışının olduğunun ama kendisinin bundan uzak olduğundan şikâyet ediyor. İnsanlar hep birlikte özgürleşmek yerine herkes kendini diğerinden azat etmeye çalışıyor. Ve hiç kimse kendisi gibi düşünmeyenleri ahlaken örnek görmüyor. Kendisini ise üstün görüyor. Karşı taraftan, sırf bu sağlıksız düşünceden dolayı sürekli bir ahlaksızlık bekliyor. Ötekine güvenemiyor. Bu yüzden aynı masaya oturmayı geç bunu düşünmek bile istemiyor. Ne yapılabilir bilmiyorum açıkçası. Uzun süredir ana meselelerinde uzlaşmış yani kültürel olgunluğa erişmiş ve yaşadığımız devre meydan okuyabilen bir toplumda yaşama hayaliyle günlerimi geçiriyorum. Belki de bir ütopyayla. Kim bilir?

Muhammed Furkan Kâhya

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir