Yazarın Niyeti Okurun Günahı ya da İstanbul’daki Son Günüm

İstanbul’daki son günüm Feyyaz Kandemir’in “Neredesin?” mesajıyla başladı. Yaptığımız plana göre Fatih’teki dernekte buluşacak, Adem Suvağcı ve Oğuzhan ile birlikte Üsküdar’a geçecektik. Dernek dışında bir şeyler yapacak olduğumuz için çok heyecanlıydım. Gün içinde Feyyaz Kandemir’e ödeteceğimiz hesapları düşünüyor, düşündükçe keyifleniyor, keyiflendikçe hesap ödemeyecek olmanın verdiği rahatlığın tadına varıyordum. Fakat İstanbul’daki son günümü Edebifikir ekibi ile geçirecek olmanın sevinciyle beraber tarifsiz bir hüznü de kucaklıyordum. Sonuçta ne kadar süreceği belli olmayan bir ayrılığın pençesine düşmeme ramak kalmıştı.

O gün birlikte geçireceğimiz anları bütün duyularımla hissetmeye çalışsam da, İstanbul’dan ayrılacak olmanın hüznü bir türlü yakamı bırakmıyordu. En keyifli anlarda boğazıma yapışmak için fırsat kolladığını hissediyordum. Açıkçası bu hüznün nedeni sadece İstanbul’dan ayrılmak değildi. Aynı zamanda Edebifikir’den, Adem Suvağcı’nın yemeklerinden, Sulhi Ceylan’ın bisküvilerinden ve söylersem bazı okurların kıskançlık krizine gireceğini düşündüğüm onlarca şeyden ayrılmak üzereydim. Kısacası ayrılık katlanılması zor bir durumdu ve bu yüzden Feyyaz Kandemir’in teskin edici cümlelerine ihtiyacım vardı. Bir an evvel buluşup onu dinlemek ve bütün bu düşüncelerden sıyrılmam gerekiyordu.

Saat 14.30 civarında derneğe varmıştım. Soluklanmak için derneğin üst katında Feyyaz Kandemir’le sohbete başladık. Bir anda kendimizi memleketin güncel sorunlarını konuşurken bulduk. Meseleleri kitabî yöne çekerek, tarih ve edebiyat merkezli bir bağlama dalmıştık. Fetret Devri’nin daha önce düşünülmemiş yönlerine dair birtakım mülahazalar… Timur ve Yıldırım meselesinin farklı yönleri… Büyük bir dikkatle dinliyordum Feyyaz abiyi. Çünkü işaret ettiği nokta, büyük bir boşluğu dolduran nitelikteydi. Ağır bir yenilginin ardından paramparça olan Osmanlıların nasıl toparlandığını ve elli sene gibi kısa bir sürede toplumun 1453 tarihine nasıl hazırlandığının resmini çekiyordu. Yaptığı çözümlemeler aynı zamanda hâlihazırda yaşadığımız krizlerin çözümüne de işaret eden cinstendi.  Kısa bir sessizliğin ardından Feyyaz abi bir anda “Sulhi abiyi arayalım mı?” diye sordu. Bu soruyla beraber bahsi geçen meseleyi tadında bırakarak Sulhi Ceylan’ı aradık.

Saat 17.30’da Üsküdar’da buluşmak üzere sözleştik. Daha önce tanışmadığım ama kendisini çok merak ettiğim Yunus Emre Özsaray’ın da orada olacağını öğrendik. Hemen toparlanıp çıkmaya hazırlanırken Adem Suvağcı’nın uyuduğunu, Oğuzhan’ın ise kitaba daldığını gördük. Yapacak bir şey yoktu. İkimiz yola koyulduk. Sözleştiğimiz saatte gidemedik. Bundan dolayı atılacak okların nereye isabet edeceğini tartışmaya başladık. Ancak buluşma yerine vardığımızda mekânın güzelliği Sulhi Ceylan’ı ele geçirmişti. Aynı zamanda mekân ona başka bir güzellik de katmıştı. Bunu selam faslı geçtikten hemen sonra onun “Yazı nerede?” diye sormamasından anlamıştım. İnanılır gibi değildi. Yazının konusu bile geçmemişti. Sulhi Ceylan ile bulunduğum ortamda ansızın verdiği bir yazı siparişi ile sohbetin sabote edilmesi, fobi haline gelmişti. Bugün bu gerçekleşmedi.

 İkindi vaktinin cazibesi bütün ağırlığıyla ortama sirayet ederken, ben keyifle çayları söylemeye gittim. Daha sonra derin bir iç geçirip masadaki yerime kuruldum. Yunus Emre Özsaray ve Sulhi Ceylan kitaplardan konuşmaya başlamıştı. Bazı yazarların üzerinden mesele derinleşmeye başlayacaktı ki, Feyyaz Kandemir bir anda telefonunu çıkarıp kamerayı açtı. Kadrajda bir eksilik olduğunu fark etti. Buna rağmen yine de açıyı yakalamaya devam etti. Kadrajdaki eksiklik Sulhi Ceylan’dı. Çünkü gereksiz ve sevimsiz buluyordu. Onun için bir anlamı yoktu. Çok geçmeden Yunus Emre Özsaray’ın attığı ok tam yerini buldu: “Farkında mısın, kadrajlardan sakınmak senin için yıkılması gereken bir put haline geldi! Yeter artık hemen bir fotoğraf çekil ve sosyal medyada paylaş!” Bombayı masaya bırakmıştı. Sulhi Ceylan’ın bakışları kıvılcımlar saçıyordu. Çünkü düşünüyordu! Düşünen insanın gözleri… Görünen o ki, insan sakındığı şeylerin zamanla esiri olabilir ve bununla yüzleşeceği vakit gelene kadar farkına varamazdı. Daldığı düşünce bu olabilirdi. Eğer durum gerçekten öyleyse Sulhi Ceylan’ın baltasını çıkarıp esaret zincirlerini kırması gerekecekti.

Konu değişince yeniden çay söylemek için ocağa doğru yürüdüm. Döndüğüm de başka bir mesele konuşuluyordu. Yunus Emre Özsaray, okuma eylemine üç türlü niyetin eşlik ettiğini örnekleriyle açıklıyordu. Yazarın, metnin ve okurun niyeti… Bu üç başlığı zihnimde tartarken bir anda aklıma Orhan Pamuk geldi. Daha önceleri Orhan Pamuk’un “edebiyatını” beğenerek takip ettiğimi, yazacağı her romanı zevkle okuyacağımı dile getirdim.

Feyyaz Kandemir ve Sulhi Ceylan benim için hidayet dilekleri sunmuş ve sadaklarındaki eleştiri oklarını acımadan saplamışlardı. Bu durum karşısında hiçbir şey yapamıyordum. Yardımıma Yunus Emre Özsaray yetişti. Vurucu bir argüman: Niyet! “Yazarın ve metnin niyeti ne kadar iyi olursa olsun okurun metne yaklaşırken taşıdığı niyet iyi değilse, eleştirecek, kötüleyecek birçok şey bulabilir.” demişti. Aynı şekilde okurun niyeti iyi olduğu takdirde metindeki hataları ve yanlışları da fark edemeyebilirdi. Haklılığıma dair bir fırsat bulduğum için bunu iyi değerlendirmem gerekiyordu. Uygun bir anda araya girip ona “Peki Orhan Pamuk’u bu bağlamda nereye koyuyorsun?” diye sordum. O an Feyyaz Kandemir ve Sulhi Ceylan’ın yüz hatları bir dua halini almıştı: “Yazık gerçekten, Allah akıl fikir versin…” Ama Yunus Emre Özsaray “İyi bir romancı” karşılığını verince Feyyaz abi hemen araya girdi. Orhan Pamuk’un Türkçesini eleştirirken sıklıkla duyacağınız bir ifadeyi öne sürdü: “Adam akşam ezanı için ‘Akşam namazı okundu’ diyor abi! Fecaat bu!” dedi. Yunus Emre Özsaray ise başka bir açıdan böyle şeylerin hangi gerekçeyle olabileceğini açıkladı: “Bu tarz şeyleri değerlendirirken anlatıcıya ve bağlama bakmak gerekir. Yazar bazı insan tiplerini ve zihin dünyalarını karakterler üzerinden ortaya koyacağı için kelimeleri de ona uygun olarak seçmek zorundadır. Yani o hikâyede yer alan karakterin zihin dünyasında ‘akşam ezanı okundu’ cümlesinin karşılığı, ‘akşam namazı okundu’ demek ise burada yazarın diline dair bir problemden bahsedilemez.” dedi. Bu cümleleri başka bir bağlamda Feyyaz Kandemir’den de duyabilirdiniz ancak konu Orhan Pamuk olduğu için eleştirel yaklaşımı ona karşı olumlu yaklaşmayı engelliyordu. Her ne kadar eleştirisini yaptığı dil konusunda Feyyaz Kandemir ile tartışmak benim alanıma girmiyor olsa da onu haklı buluyor ve onunla Orhan Pamuk’un edebiyatı meselesini çözeceğimiz günleri beklemekten başka bir seçeneğim kalmadığını biliyorum. “Kar” romanını okusa keşke.

Edebiyat çerçevesinde gerçekleşen sohbetin sonuna doğru gelmiştik. Yatsı namazının! okunmasıyla toparlanmaya başladık. Sulhi Ceylan hesabı ödemişti. İçimde bir gıdıklanma oldu. Bunu belli etmedim. Öğrenciliğin uzun soluklu bir vetire olması ne kadar da güzel! Dönüş yolunda Sulhi Ceylan ve Yunus Emre Özsaray yan yana yürüyordu. Feyyaz Kandemir ile arkalarından Yahya Kemal’in “Atik Valde’den İnen Sokakta” şiirini konuşarak ağır ağır ilerliyorduk.   

“İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!”

İstanbul’daki son günüm böylece sona eriyordu. Tam ayrılacak iken Sulhi Ceylan ve Feyyaz Kandemir bir şeyin eksik olduğunu fark etti. Yazı istememişlerdi. İkisi de birer yazı siparişi vererek yollarına revan oldular. Ben de Yunus Emre Özsaray ile yola devam ettim. Onunla ilk kez karşılaşıyor olmanın verdiği tazelikle yol boyunca sorabildiğim kadar soru sordum. Yazarlık kariyerinden akademik kariyerine kadar tecrübelerinden istifade ettim. Onu zihnimde soğuk ve ulaşılmaz biri olarak canlandırmıştım. Ama öyle değildi. Samimi ve içtendi. Yanıldığım için mutluyum. Gerçi ben Sulhi Ceylan’ı kel; Feyyaz Kandemir’i ise uzun saçlı hayal ediyordum hep! İnsan tasavvur etmeden duramıyor. Genelde de benim gibi yanılıyor.

İbrahim Orhun Kaplan

 

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir