Cevdet Karal’ı Niçin Okumalıyız?

Bazı yazarlar vardır, yazdıklarını okumaya doyamayız. Bu sebeple daha çok bilinmesini, başkalarının da okumasını isteriz. İnsan işte, sevdiğini paylaşınca mutlu oluyor. İyilik de belki de buradan neşet ediyor. Her yazarımız sevdiği ve okunmasını istediği bir yazarı Edebifikir okurları için kaleme aldı. Tamam bazı yazarları okumalıyız ama niçin sorusuna bir cevap olarak.

Dosyamızın ilk yazısı Bahadır Dadak’a ait: Cevdet Karal’ı Niçin Okumalıyız?

***

Tevatür, Âdem Aleyhisselam’ın, oğlu Kâbil öldüğünde şiir söylediği rivayet edilir.

İnsanoğlu tarihin geniş karnına yaslandığından beri, öze akan ırmakların sözün vadisinden geçtiğini, sözün de insanın özüyle kaim olduğunun farkındaydı. Evet, farkındaydı. Zamanla bilincine de vardı. Kelimeler ve bir takım semboller, gerçek hayat karşısında işlevlerini yitirmeye başlayınca bilinç, bir alt kata taşındı ve kan basıncımız arttı.

Ve insan, yeni bir anlam dünyasının kapılarını araladı.

Şiirin.

Şiire öteden beri çok derin, mistik manalar yükledik. Çok az kişi, hatta çok az şair iyi şiir yazabildiği için, sanki şairler efsunlu parmaklarıyla kabile mensuplarına şifa dağıtan şamanlar gibi kıymet gördüler. Söz, musiki ile tebarüz ettiğinde, metafizik/mistik konumunu korumakla beraber, zamanla, dilin imkânları toplumsal yaşamın araçları karşısında çaresiz hissetmeye başladı ve şiir politik bir değer de kazanır oldu. Kadim Arap, Ortadoğu, Mezopotamya ve Akdeniz havzasının liman kentlerinde yaşayan, pek çoğu seyyah ve bazıları ümmi olan şuara takımı, İslam’ın bidayeti ile şiiri, politik-ontolojik konumlarını sağlamlaştıran birer savaş makinesi haline getirdi.

Günümüzde bu savaş makinesini bazen pasif direnişle, bazen sessizce içe-bükülerek, bazen de mitralyözünü çatlatırcasına ateşleyerek kullanabilen birkaç şairden biri de Cevdet Karal.

Karal, doğu geleneğinin içinde yetişen, Müslüman, batının yitiğini hikmet merdanesi ile ustaca yoğurabilen, modern dünyada yaşayıp modern şiirin imkânlarını kullanan, Türk şiirinin son on beş yılını her yönüyle domine edebilmeyi başarmış, hali hazırda şiir yazan ve yaşayan en güçlü politik, gündelik, mistik şairimiz.

***

İlk pasajın ikinci paragrafının sondan üçüncü kelimesi “gündelik”.

Büyük bir şairden övgüyle bahsederken gündelik kelimesini duymak kulağımızı tırmalıyor değil mi? İnsanla yaşıt bir sanattan bahsederken kadimi nereye, gündeliği nereye konuşlandıracağız?

Şuraya…

Sabah yataktan kalktığımızı, yüzümüzü yıkadığımızı ve mutfağa çay demlemeye doğru yola çıktığımızı varsayalım. Sonra evden çıkıp işe gitmek üzere sokakta yürüdüğümüzü ve otobüs durağında beklemeye koyulduğumuzu düşünelim. Ortalama yarım saatlik bir zaman zarfında gerçekleşen, süreğen, devinen, hareket eden, ivme kazanıp kaybeden, momentum barından, kabaca fizik temelli eylemler dizisinden kısa bir pasaj sundum size.

Söz konusu sanat üretimi olduğunda bu fiziki eylemler dizisinin en ufak bir cazibesi yok.

Karal’ın tezgâhında var.

Çünkü Karal metafizik konumunu; insani bir durumu, kavramların, nesnelerin sinir uçlarına dokunarak, sembollerin işaret fişeklerini el yapımı kibritleriyle ateşleyerek, gündelik varoluşu dilin apartman boşluğundan aşağı fırlatarak fiziğin çok ötesine taşıyabilen nadir şairlerden.

En sevdiğim dizelerinden biriyle şiirin elektromanyetik alanını biraz genişleteyim.

Gündeliğin dili, cari alanı ışık hızıyla aşarak hepimizi aynı düzeye indirgiyor ve mavi gökyüzünün zağarlarını delik deşik ediyor:

‘’… Doğarken yaşlanmış bir yüzyıl gibiyiz / Kaldırımlarda sızıp kalmış serserilerin / Önlerine atılmış birkaç bozukluk / O günlük güneşlik işlerimiz”

***

Elimizde patlamaya hazır bir bomba var.

Niçin?

Niçinin içini açmak için, “Nasıl okumalıyız?” sorusunu da cevaplama ihtiyacı hissediyorum. Bu bakımdan okura, kronolojik bir sırayla, şairin kitapları nezdinde bir yol haritası çizmeyi deneyeceğim.

Karal’ın şiir serüveni Horozlu Ayna ve Ölüm ile başlar. Merhum Özdenören’in ifadesiyle kitap, “Deyiş ustalıkları, buluşlar, imgeler, simgeler yumağıdır…”

İlk kitabı takip eden sekiz yılın ardından Hilkatin İlk Günleri’nde Karal, çok daha duru, sükûn bulmuş bir şiirle okurlarına merhaba der. Hilkatin İlk Günleri, şairin veciz ifadesiyle, “eksile eksile varlık bulan” modern sehli mümtenî örnekleriyle bezeli, muğlaklığın esrarını geçip efsunlu berraklığa ulaşan sancılı bir arınma çabası.

Sonra şair, dokuz yılın ardından, Cesedi Nereye Gömelim diye bir soru bırakır şehrin meydanına. Yağlı bir urgan artığından biçilmiş bu soru işaretinin çengeline de birden fazla nokta koyar. Maktulün kim, katilin kim olduğunu, niçin öldüğünü, onun mahvına kimlerin sebep olduğunu bir sis perdesinin arkasından zevk ve acıyla seyrederiz.

Ve devam eder sormaya:

“Aradım, koyacak yer bulamadım / Her dumanı üstüne bir örtü gibi alanı / Yosunun suya inancıyla inandım / Yer açtım başka yanılsamalara / Bir ölü için yer yok mu / Gözyaşlarıyla yıpranmış / Dudaklar arasında”

Cesedi Nereye Gömelim, tekniği ve muhtevasıyla Türk şiirine ivme kazandıran, belki de şairin üzerinde en çok emek harcadığı, bence, zirve kitabı.

İki yılın ardından, Uzun Sürdüğü Hazırlığım

Kitap, Karal’ın 2006-2017 yılları arasında yayımladığı metinleri tekrar ele alıp düzenlemesinden sonra, zamanın, aklın ve sadrın imbiğinden sabırla damıttığı, her anlamda mükemmeli arayan bir başyapıt.

Akabinde Alışveriş Listesi

Kanaatimce Cesedi Nereye Gömelim ile birlikte okunması gereken bir eser. Gerçekliğin yıkıcılığı karşısında özgül ağırlığını kaybeden bir taş gibi içimize oturan, pek gülmediğimiz esprileri, şiirde alışmadığımız, hatta pornografik bulduğumuz o korkunç ironiyi metafizikle, dramla buluşturan jilet gibi bir kitap. Pek çok yönüyle tüketim toplumunun çarklarında mabudunu kaybeden, kapitalizmin tasallutu altında ezilen bireyin trajikomik hikâyesi…

Karal 2019’da, kapağında gelincikler olan bir kitapla tekrar kapımızı tıklattı, Sevgililer ve Bir Daha Sevemeyecekler İçin Küçük Şiirler ve Diğerleri.

İsmiyle müsemma, kısa ve naif metinlerden oluşan özgün şiirler.

Ufacık bir iktibasla iktifa edeyim,

“İyi kalpli serçe / Kıpırtısız duruyor dalda / Ağacın da inanası geliyor / Onun son yaprağı olduğuna” 

Ve şairin ölüm meleğini konuşturduğu son kitabı, Büyük Kekeme ve Cebrail’in Yakarışı

Alışveriş Listesi’ne bir cevap… Vahyin tecessümü. Nübüvvettin parmaklarına ağzını dayayıp kana kana su içemeyen, dünyada olsun ölecek bir çöl bulamayan, sütten kesilen masum bir yavrunun feryadı figanı. Alışveriş Listesinde yazan, “1 adet Tanrı kıyma makinesini” satın alıp, Nietzsche misali onu öldürmekle kalmayıp, acıkınca afiyetle yiyen alt-insanın sessiz yakarışları. Kitap, yer yer ikonik kahramanların da sazı eline aldığı, diğer metinlere göre toplumsal öğeleri ağır basan epik şiirlerden oluşuyor.

Büyük Kekeme’nin hali pürmelalini kor gibi yanan bir dizeyle hitama erdireyim:

“Ateşteki balçık / Tarladaki gelincik biçimine / Bürünmüş kelamı alayım/ Bir yarı delinin, tutkulu şairin / Yüreğine fısıltıyla bırakayım”

***

Cevdet Karal donanımlı bir entelektüel. Tarihi kavrayış biçimi ideolojik aygıtlara mesafeli, insan merkezli ve hamasetten uzak… Bu yüzden şiiri de ufuk açıcı ve besleyici. Bu meyanda en çarpıcı örnek “İP 1961” şiiri benim için. Halkın iradesiyle iktidara gelip sudan sebeplerle ipe yollanan, dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in son saatlerini, psikolojisini, cuntacı zihniyetin panoramasını, yakın tarihin “hakikat” tedailerini, merhum Menderes’in ağzından dinlediğimiz şiirin beni yerle yeksan eden dizileri ise şunlar:

“Londra’daydık / Açılıp kapanıyordu kapısı / İnip çıktığımız asansörlerin / Asansörler / Ayağa kalkmış giyotin / Öyle kudret varmış ki bende / Mayısı 26 güne indirirdim / İsteseymişim / Celladımın parasını ben ödedim”

***

Kendi halinde bir sinemasever olarak, Karal’ın sinematografik hafızasının çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Kanıtım yok, böyle hissediyorum. Çarpıcı sekanslarla kurduğu rabıta, belki de, şiirinde tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıkıyor.

İşbu metnin hazırlıklarını tamamlarken Cevdet Karal’ı ve sanat yönetmeni koltuğuna oturttuğu Michael Haneke’yi, heyecanla ellerini ovuştururken ve birazdan sahneyi buhara boğacak gaz bombalarının fitilini ateşlerken hayal ediyorum.

Misal, Siste Klostrofobi…

“Çekirdeğine dek içindeyiz acı meyvelerin / Bize bir söz, bize genişlik, içindeyiz / Bu kılıktan kılığa giren / Benlik dediğimiz şeyin”

Siste Klostrofobi; muğlaklığın güneşinde uzayıp giden gölge varlıkla, müşahhas, “merhametli ışık için yakaran” hüzünlü bir şairin mafsallarından boşalan imgelerinin birleştiği, cüretkâr, korkunç bir şiir.

***

Karalın itirazının temelinde kadimin, kutsalın “modern” ile yorumlanabileceği, yorumlanması gerektiği esprisi yatıyor. Şairin zaviyesinden bakınca şekerli bir temcit pilavına dönen “Ben şiirlerimdeki adam değilim” beyanatı bir kelam-ı kibar gibi algılansa da, aslında bence anlaşılmayan, yanlış anlaşılan ve asla anlaşılamayacak olan yapayalnız bir sanatçının personası…

Yani?

Ne geveliyorum?

Cevdet Karal kullandığı sembollerin, kurduğu bağlamın, imgelerin ve şiir dilinin bu dünyaya ait olduğunun farkında. Bu dünyaya ait olan “kutsalı” öbür dünyada aramaya çalışan hastalıklı zihin, modern-kutsal geriliminin gergefinden çıkıp saf şiire, yüzünü hüzünle Tanrı’ya çeviren insanın çaresiz yakarışlarına asla ulaşamayacak diyorum.

“Tamamlanacak bu yolculuk bir gün / Senden bana dek süren. Öleceksin / Dal değil, sürgün değil kesilen Âdem / Bir ağaç, toprağa konur gibi devrilen / İlk gün nasılsa öyle yapayalnız evren”

Karal, sırf bu yüzden okunmalı…

***

Sıklet; ağırlık, yük demektir. Bu kelimeyle aynı kökten gelmekte olup dilimize Arapçadan geçen bir kelime daha var; istiskal. İstiskal kabaca, bir kişiye sevilmediğini hissettirecek şekilde soğuk davranmak manasında kullanılıyor.

Şahsen ben, bilincin gövdesinde bir türlü yeşeremeyip toplumun dallarında filiz atamayan, yine de bir çiçek olma hevesiyle yanıp tutuşan, toplumsal temelli tüm hiyerarşilerden “istiskal eden” adama şair diyorum.

Karal’ın belki tüm video kayıtlarını izledim, duruşunda, edasında, ses tonunda hep kırılgan, yazdıklarıyla yaşadığı çağa ve dünyaya soğuk davranmaktan imtina etmeyen, diğer taraftan, gülmekse de gülüyorum işte deyip hafif bir tebessümle işi geçiştiren korkunç bir münzevi gördüm.

Aksi takdirde hiç kimsenin, “Ne yaşamak çırak aldı beni yanına / Ne de ölüm yakıştırdı kalçalarını / Korkudan daralan omuzlarıma / Acemisiyim şu köpüren suların / Ben büyük uykularda ustalaştım” derken, insan olmanın verdiği ağırlığı güle oynaya sırtından atabileceğine inanmıyorum.

***

Bu sıfat tamlamasını normatif manada kullanmayı sevmesem de kullanacağım. Bence, çok iyi şiirler yazan ‘”solcu şairlerimiz” var. Maalesef pek çoğu ideolojik duvarlarını bir türlü yıkamadıkları için kadim metinleri okumaktan imtina ediyorlar. Biraz toptancı bir itham biliyorum, lâkin böyle… Dolayısıyla öz Türkçeyle yazılan şiir denince akla ilk gelen, bizlere, Türk dilinin Kevser havuzundan abıhayat sunan Koca Yunus’un divanına bile, şöyle göz ucuyla da olsa nüfuz edemiyorlar.

Cevdet Karal insan merkezli düşünen, yazan, ideolojik travmaları olmayan ve en mühimi Türk dilini çok iyi bilen bir şair. Manada orta halli, fonetikte vasat olup sırf dili için okunabilecek müthiş şiirleri var.

İşin garibi, kendisinin muasırı olan, Türkçeyi en az Karal kadar iyi bilen muteber şairlerimizden Süleyman Çobanoğlu kadar “Türk dili” ile anılmaması ve Çobanoğlu kadar kıymet görmemesi.

Garip falan değil aslında, bilmezden geliyorum ve bir yere gitmeye çalışıyorum.

Türkiye’de yaşıyoruz…

Gerek okurların gerekse şairlerin gözünden bakıldığında, edebiyat mahfillerinde tanınırlığı arttıran şey, eserlerin ne derece etnik-ideolojik-sınıfsal temeller üzerine inşâ edilmiş olduğu.

Sanıyorum, Karal’ın hasetçisi çoktur. Çünkü nispeten, okuru az. Çünkü merkezinde kalbi güm güm atan, yönünü kaybetmiş, şaşkın, şehrin merkezini arayan bir insan var.

***

Sanatta, hele şiir gibi, tamamıyla şairin kendi varlık yorumuyla anlam kazanan şahsi bir sanatta “klişe” demek, yok hükmünde olmak demektir. Nitekim iddia sahiplerinin ekseriyeti kendilerine dışarıdan bakamadıkları için insanın ve sanatın “orijin” noktasına bir türlü varamazlar.

Sanatçının/şairin atipik olanına çokça rastlanır. Çoğu, çağın gerçeklerine, buradan hareketle, dilimize pelesenk olan, bence kullanışlı bir emniyet sibobu olan “modern hayatın” esprisine, artık ergen klişesi haline gelen “sistemin açmazlarına” karşı menfi yönde bir tutum sergilerler. Gayet tabiidir. Çünkü stratosfer tabakasından aşağıya indikçe oksijen oranı azaldığı için, gerçek sanatçıların dünya atmosferinde muhalif olması gerektiği görüşü yaygın.

Cevdet Karal’ın sanatçı/şair tavrı da bu görüşle aynı izlekte ilerliyor.

Kapitalizm, sanatta yıkım ve yaratıcılık…

Son cümlede sıraladığım her konu başlığıyla Karal’ın şiirlerine muhtelif manalar yükleyip yeni bir sekme açabilirim. Hayır, Karal’ın penceresinden dünya atmosferine baktığımda beni hayrete düşüren asıl şey, atipik metinlerinde -ki bağlam olarak sistem karşıtı metinler- ekonomi politiğin “klişe” dilini kullanmaktan çekinmemesi ve buna rağmen sanatın “orijin” noktasını yakalayabilmesi.

Hayreti mucip bir olay…

Peki, bu nasıl mümkün oluyor?

Şairin, Tanrı fikrini, bilindik muhtevalar içerisinde, dilin en yüksek imkânlarını kullanarak ansızın infilak etmesiyle ve ilk bakışta klişe gibi görülen imgelerin, zamanla korkunç birer metafora dönüşerek cümle eşyayı kuşatmasıyla mümkün oluyor.

Misal, Rabler şiiri!

Bir teslisi birler gibi:

“Fesleğenlerin kokusunu bir çocuğun elinden tutar gibi / Bir üst sokaktaki balkona götürüp bırakan rüzgârın rabbi / Bir kapıyı çalmaya hazırlanan parmaktaki boğumun rabbi / Beklenirken döndüğüm hayat için senden özür dilemedim mi?”

***

Çok çalışkan bir şair…

Sanıyorum en ince kitabı olan “Alışveriş Listesi”nin özgül ağırlığına ulaşmamız için kapitalizm tarihi külliyatının darasını almamız gerekir. Alışveriş Listesi, ciddi anlamda emek sarf edilmiş, her satırı ilmek ilmek dokunmuş, teknik anlamda diğer kitaplarından ayrılan, şairlere; “muğlaklık” bataklığından ancak sistemli bir çalışma disipliniyle çıkabilirsiniz diyen, bir çeşit “anti-metalaşma” doktrini. Tek bir şiirden müteşekkil, kocaman, incecik bir kitap… İnsanın boğazına takılan, acı bir hap Alışveriş Listesi.

Rendelenmiş bir antibiyotik.

***

Rainer Maria Rilke, Auguste Rodin kitabında, nereye baksa gördüğü yaşamı en çarpıcı, en duru haliyle kavrayan ve saklı bulduğu anlamı mermer çekiçleriyle kırıp çıkaran Rodin’in sanat perspektifini şöyle açıklar; “Rodin, nereye baksa görüyor olduğu yaşamı kavradı. Onu en küçük detaylarında kavradı, gözlemledi onu, peşinden gitti. Yaşamı, duraksadığı geçiş noktalarında bekledi, o koşunca arkasından yetişti ve onu her yerde aynı büyüklükte, aynı ölçüde güçlü ve büyüleyici buldu.”

Karal da öyle.

Saklanan, gizlenen, siyatik bantlarıyla hayatın gerilen, ağrıyan, acıyan dokusuna yapışan şiiri bir hışımda çekip çıkaran bir şair. Kolaycı değil, bu şiirin işçisi. Şiirinin muhtevası da, sadece bağlam ve biçimle şekillenmiyor. Bazen, bağlamın kendisi muhtevaya şekil veriyor. Bu yüzden şiiriyetin, imge gücünün, musikinin nispeten düşük olduğu nesre kaçan metinleri de okurları rahatsız etmiyor.

***

Poetika okudukça şiirin, şiir okudukça şairin bayatladığını düşünüyorum.

İnsanla sanat arasında pozitif bir korelasyon olduğundan da şüpheliyim. Kıymet verdiğimiz eserlere derinlemesine nüfuz ettikçe, zihnimizde yeni bir anlam katmanı peyda oluyor ve şairleri o anlam katmanı içerisinde değerlendiriyoruz. Muhtemelen ben de, Karal’ı ve eserlerini, onu, kendisini ve dünyayı anladığı gibi anladığım zehabına kapıldığım için çok seviyorum. Oysa insan, tanımadığına ve anlamadığına zarar verme eğilimindedir.

Övgüyle nihayete varan bunca teknik ayrıntı, kendimize ve eşyaya anlam verme çabamızın kaportası.

İşin aslı, acısı acıma denk geliyor. Aksi takdirde bütün şairleri gözümü kırpmadan öldürürdüm.

Bahadır Dadak


Dosya Yazıları

Cevdet Karal’ı Niçin Okumalıyız?
Nurettin Topçu’yu Niçin Okumalıyız?
Eric Hoffer’ı Niçin Okumalıyız?
Latife Tekin’i Niçin Okumalıyız?
Osman Cihangir’i Niçin Okumalıyız?
Bedri Gencer’i Niçin Okumalıyız?
Salih Mirzabeyoğlu’nu Niçin Okumalıyız?

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir