Bedri Gencer’i Niçin Okumalıyız?

Dosyamızın altıncı yazısını İbrahim Orhun Kaplan yazdı: “Bedri Gencer’i Niçin Okumalıyız?”

***

Türkiye’de ideolojik kutuplaşma ve kavgaların arkasında, tarih ilmi hakkındaki farklı düşünceler yatar. Taraflar birbirlerini suçlamak için tarihî argümanlara sığınır ve gerçeklerden uzaklaşarak tarihi manipüle ederler. Bu şekilde tarih, bağlamından koparılarak kullanılır, kutuplaşmayı daha da derinleştirir. İronik bir şekilde, yine aynı taraflar tarihle uzlaşmamız gerektiğini de söyler ancak adım atmaya da yanaşmazlar. Haliyle kutuplaşmalar güçlenerek uzar gider.

Bu karmaşanın çözümü, tarihin sürekliliğini göz ardı etmeden cesaretle acı gerçeklerle yüzleşmekten geçer. İsmet Özel‘in vurguladığı “tarihsizlik, talihsizliktir” ilkesi unutulmamalıdır. Tarihle bağımızı koparmak, toplum olarak varoluşumuzu tehlikeye atar ve toplumu değersizleştirir. Bu nedenle, manipülasyonlardan arındırılmış bir bakış açısıyla geçmişi anlamak ve anlatmak için bütüncül bir şekilde tarihe yaklaşmak gerekir. Uzlaşmak dediğimiz şey, gerçekleri kabullenmek ve tarihten kopmadan toplumsal bilinci elde etmektir. Ancak bu şekilde tarihin tahrifatından kurtulabiliriz.

Mesela, Türkiye’de Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin yok sayılması ve çarpıtılması, tarihsiz bir toplumun açık bir örneği olarak görülebilir. Bu durum yakın zamanda vefat eden tarih felsefecisi Doğan Özlem tarafından Cumhuriyet ideolojisinin bir sonucu olarak yorumlanır. Kurucu ideoloji, Orta Asya Türklüğü ile Anadolu Türklüğü arasındaki geçişi göz ardı ederek gerçekleri saklamayı ve tahrif edilmiş bir tarih anlatısını inşâ etmeyi seçmiştir. Bu vetire aynı zamanda kimlik sorunlarına yol açmakla kalmayıp, tarihsiz bir toplumun temellerini de atmıştır. İçinde olduğumuz çıkmazların nedenlerini tarihsizlik garabetinden başka bir yer de aramamalıyız.

***

Yirmi birinci yüzyılın Müslümanları olarak, mevcut durumdan rahatsızlık duyuyor ve değişim istiyoruz, ancak nasıl ve hangi koşullar altında bu noktaya geldiğimizi merak etmiyoruz. Mücadele ettiğimiz şeyin farkında mıyız, yoksa kör bir döğüşün içinde miyiz? Bu sorunun cevabını vermeden bir değişim gerçekleşmesi mümkün değil. Çareyi düşünce dünyamızda aradığımızda ise, Avrupa düşüncesinin izleriyle yoğrulmuş bir dünyayla karşılaşıyoruz. Önümüzde, Batı’ya yetişmek ve benzemek üzerine kurulu bir modernleşme olmasından dolayı istediğimiz cevaplara ulaşamıyoruz.

Bu noktada, Bedri Gencer‘in önemli bir rolü var. O, kadim küllî ilim çizgisinde bir âlim olarak, İslam ve Osmanlı modernleşmelerini etkileyici bir şekilde açıklamasıyla öne çıkıyor. Hem makro hem de mikro perspektifleri ustaca kullanarak, zihinlerdeki soru işaretlerini gideriyor. Tarihe geçmiş isimlerin, kavramların ve büyük olayların anlamlarını ortaya koyuyor. Aynı zamanda, İslam-Türk tarih ve devlet felsefelerinin temellerini, gelişimini ve günümüzdeki önemini bütüncül bir bakış açısıyla ele alarak kafa karışıklığını gideriyor. Çarpıtılmış anlatıların yerine, bilgiyi sistemli şekilde aktararak yaptığı yorumlar ve kurulan terkipler Batı etkisinin varlığını gün yüzüne çıkıyor.

Bedri Gencer, Müslüman düşünürlerin, şairlerin ve akademisyenlerin uzun süredir dile getirdiği ancak anlamını tam olarak açığa çıkaramadığı eleştirileri de akademik yöntemlerle ortaya koymasıyla dikkat çekiyor. Onun sayesinde tarihsel gerçeklerle kendi kimlik ve değerlerimizi bütünleştirme yolunda önemli bir adım atmış oluyoruz. Tarihimizi anlamak ve yorumlamak, toplum olarak birleşmemize, kimliğimizi tanımamıza ve geleceğe güçlü bir şekilde ilerlememize yardımcı olacağı için Bedri Gencer gibi âlimlerin bu noktada bize ışık tutması büyük bir fırsat.

***

Bedri Gencer’in özellikle “Fıkıh Olarak Türk Düşüncesi”, “Usülden Esasa Türk Düşüncesi”, “Çağdaş Türkiye’de Türk Düşüncesi” ve “Tasavvufun Cemaat İnşâsı” isimli dört makalesi üzerinde uzun mesailer harcadım. Buna rağmen ifadelerin gücünü sindirdiğimi söyleyemem. Zira meseleler arasında kurduğu bağlantıları anlamak için ciddi bir birikim gerekiyor. Lafzın mefhumuna olan hâkimiyeti ile çözümlediği meselelerin diğer dillerdeki çağrışımlarına da eksiksiz yer vererek kavram karmaşasının önüne geçiyor. Bilgi ve anlam Bedri Gencer’in perspektifinde film şeritlerine dönüşerek, detayların dışarda kalmasının önüne geçmiş oluyor.

Açıkçası makaleleri ilk okuduğum zamanlarda, bazı meselelerdeki duygusal yaklaşımlarım nedeniyle canım sıkılıyordu. Bedri Gencer, olan şeylerin gerçekliğinden yüz çevirmeye imkân tanımadığı için sizi bu sığlıktan ve duygusallıktan kurtaran ifade gücüne de sahip. Bunu yaptığı eleştirilerin hemen arkasından ortaya koyduğu teklifler ile mantığı öne sürerek gerçekleştiriyor. Örnek olarak Nureddin Topçu hakkındaki tespitleri ve eleştirileri bana sert gelmişti. Kesin ve net ifadelerle yaptığı eleştiriler duygusal bakışımın kurbanı oluyordu. Lâkin Nurettin Topçu gibi isimlerin düşünce geleneğindeki konumunu ve niçin öyle olduğunu izah ettikçe duygusallık, yerini mantığın gücüne bırakıyordu. Bir bakıma Bedri Gencer’in yaptığı, övgü-sövgü anlayışının önünü kesmek ve olanı olduğu gibi kabul etmenin yollarını göstermekti.

Bir başka örnek ise tekke, medrese ve mektep arasında kurduğu bağlantılar. Geçmişten günümüze kadarki serencamı ile temsillerin izahı oldukça güçlüydü. Her bir kurumun kendi döneminde ne ifade ettiğini ortaya koymak ile beraber bugüne dair ne söylediklerini tespit ederek bir teklif sunmak kolay bir iş değil. Ancak bunu da ustaca yapıyor ve bu kavramların zihindeki karşılıklarını yerli yerine oturtuyordu. Birçok sözlük kullanarak ulaşabileceğimiz tanımları ve onlarca teknik kitap arasında harcayacağımız zamanı Bedri Gencer’in bir paragrafta özetlediğini görebilirsiniz. Tefsir, fıkıh, hadis gibi ilimlerin temel ilkeleriyle Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerindeki ilişkilerine varan çözümlemeleri, kavramsal bir ağ içerisinde ortaya koyması bu konuların meraklıları için büyük bir zevk veriyor.

Bedri Gencer’in kaleme aldığı makaleler ve eserlerin temelinde Avrupa-merkezci dünya görüşünün eleştirisi yer alır. Eleştirilerinden yola çıkarak bu dünya görüşünün kurmuş olduğu sistemin hayatımızın hangi noktalarda varlık gösterdiğini ve doğurduğu sonuçları okuyoruz. Okudukça fark ediyoruz ki hiçbir şey zannettiğimiz gibi şekillenmemiş. Doğal olarak gerçeği aramanın samanlıkta iğne aramaktan farksız bir şey olduğu düşüncesine kapılıyoruz. Bu çabayı göze almadan, şikâyet etmekten öte bir sonuç elde edemeyeceğimiz için Bedri Gencer’in eserleri daha çok anlam kazanıyor.

***

Bilindiği üzere Müslümanca bir yaşamın özlemini duyan her Türk’ün hayalini kurduğu bir dünya var. Bir de dünyamızın hâlihazırdaki gerçekleri… Bedri Gencer hayal ile gerçek arasındaki köprüleri eserleri ile inşâ ediyor. Türk akademisindeki tek eksik olan şeyi tamamlıyor: Teklif. Neler olup bittiğinin anlaşılması problemi Bedri Gencer ile çözüme kavuşuyor. Bu teklife kulak vermek için Bedri Gencer’i okumalı ve en önemlisi ise güçlü bir şekilde eleştirmeliyiz. Bedri Gencer eleştirilebilirse, akademimizde ciddiye alınacak seviyeyi elde etmişiz demektir.

Bedri Gencer’in şahsiyeti ve kariyeri hakkında bilgi edinebilmeniz için yazının sonuna bir makale linki ekleyeceğim.* Bu yüzden detaya girmek istemiyorum. Yalnızca yazının girişinde bahsettiğim meseleler hakkında sahip olduğum düşünceleri ve problemleri nasıl çözdüğüme dair birkaç cümle kurmalıyım. “İslam’da Modernleşme” ile doğrudan ilişkili ve tamamlayıcısı olan bir diğer eseri “Gelenekten Modernliğe Osmanlı”yı uzun süredir masamdan ayırmıyorum.

Bedri Gencer, Osmanlı’nın gücünü kaybetmeye başlamasını “Her zirve inişin başlangıcıdır” kaidesiyle izah ederek aynı zamanda bu durumun şiirle olan ilişkisine de değiniyor. Kurduğu çarpıcı bağlantılarla ufuk açıcı bir bağlam oluşturarak tarihin sadece bir belgecilik ve nakil olmadığının en somut örneğini de göstermiş oluyor. Açıkçası sadece eserlerindeki bu tip bağlantıları okumak bile Bedri Gencer’i niçin okumamız gerektiği sorusuna bir cevap olabilir: “Kanûnî devrinde zirveye çıkışla birlikte iniş süreci de başlamıştı. Böylece devran dönünce Osmanlı şiirinin aşk=kemal arayışı da hikmet=bekâ arayışına döndü. Aşk kemal, hikmet ise noksanın sorgulanması, inhitatın sebeplerini bulma arayışını ifade eder. Mesela gönlüne göre bir eşle evlenen biri, evlilikte aradığı aşkı bulur, mutsuz bir evlilik yapan ise hikmete kayar, mutsuzluk sorgulamasına, mikro (evlilikte) ve makro (kâinatta) mutsuzluk sebeplerini araştırmaya yönelir. “Platonik aşk” tabirinin de belirttiği üzere, aşk idealle buluşmak, hikmet ise realiteyle yüzleşmek demektir. Osmanlı şiirinde aşk temasından hikmet temasına geçiş, Bağdatlı Rûhî (?-1605) ve Yusuf Nâbî (1642-1712) ile belirginleşmiş, Ziya Paşa (1829-1880) ile zirveye çıkmıştır. Osmanlı inhitatını gösteren şiirdeki hikmetin temsilcisi Yusuf Nâbî (1642-1712), ilimdeki hikmetin temsilcisi İbn Haldûn’dan mülhem Mustafa Na’îmâ’nın (1655-1716) karşılığı idi.” 

İbrahim Orhun Kaplan

 

*İlgili makale: Türk Sosyoloji Geleneğinde Bedri Gencer


Dosya Yazıları

Cevdet Karal’ı Niçin Okumalıyız?
Nurettin Topçu’yu Niçin Okumalıyız?
Eric Hoffer’ı Niçin Okumalıyız?
Latife Tekin’i Niçin Okumalıyız?
Osman Cihangir’i Niçin Okumalıyız?
Bedri Gencer’i Niçin Okumalıyız?
Salih Mirzabeyoğlu’nu Niçin Okumalıyız?

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir