İyi Edebiyatçılar da Ölür!

Umberto Eco öldüğünde siz ne yaptınız bilmiyorum ama ben ağlamadım. Ajanslara haber ilk düştüğünde önce dilimden “Vay be! Eco öldü ha!” diye bir cümle düştü. Çok soluk, çok sıradan bir tepkiydi bu. Tabiî dışarıdan ilk bakıldığında böyleydi. Ya içimde neler olmuştu, nasıl bir Nuh tufanı kopmuş, içimin göklerinde nasıl sağnak yağışlar yaşanmıştı? Bunları anlatacak değilim. Çünkü bunlar da olmadı. Hiçbir şey olmadı aslında. Aklıma Gülün Adı geldi, sonrasında Prag Mezarlığı ve kütüphanemde “sonra okurum nasılsa…” diyerek arka raflara attığım diğer kitapları. Ne kendisini bir programda dinlemiş ne de her hangi bir röportajını okumuştum. Görüşmüşlüğüm, iki kelam etmişliğim yoktu. Ama yine de üzülmüştüm. Muhtemeldir ki onun yazmayı, benim de “nasılsa yazar, ben de okurum” diye planladığım yeni eserlerini düşünüp hüzünlenmiştim.

Eco ölmüştü, benim edebiyata olan güvenim halen sağ olarak, ama biraz da eksilerek, azalarak duruyordu. Yerine kendisi gibi gerçekçi bir yazar bıraktı mı, onu da bilmiyorum. Bir roman yazabilmek için en az üç-dört yıl çalışan, romanın konusunun geçeceği şehrin sokaklarında gece yarısı deli divane gibi dolanan, elindeki kayıt cihazına İtalyanca sözler fısıldayan bu adamla ne ortak noktam vardı ki, onun ölümüne bir İtalyan kadar üzülüyordum? Yazdıklarını okuyordum. Onun üzerine sohbet etmişliğim de vardı. Ama orada bir yerlerde var olması, eli kalem tutması, yeniden satırlara bir şeyler karalayacak olması bana her zaman cazip geliyordu. Hiç aklımda yokken ölmüştü Eco. Gerçi bana haber vermesini, veda etmesini, kütüphanesinde birbirinden değerli o nadide eserlerden bir kaçını “sevgili okurum, hayranım Davut’a…” diyerek hediye etmesini beklemiyordum. Ama böyle bir jest yapsaydı da “Ne gerek vardı sevgili Eco…” demezdim, hemen alır ve keyifle havasını atardım. Neticede kelimelerle, kitaplarla aramızda bir ünsiyet oluşmuştu. O deli gibi yazıyor, ben de akıllı akıllı okuyordum. Bu güçlü bir bağ idi sanıyorum.

Eco öldüğünde belki de bu yüzden üzülmüştüm. Birbirini tanımayan iki insanın, farklı ülkelerde, kitaplar aracılığıyla köprü kurması ve ölümün bu köprüyü bir anda yıkması beni üzmüştü. Zaten başka ne olabilirdi ki? Neticede bana ithaf edilmiş bir roman sözü vardı ve onu tutamadan öldü diyemeyeceğime göre! Ya da “Son randevumuzu daha planlamamıştık, son sohbetimiz yarım kalmış ve bunu bir dahaki sefere tamamlayalım” dememiştik. O yazıyordu, ben de okuyordum. Muhabbetimiz bu kadardı. Ama bana sorarsanız, bu az şey değildi hani. Hem ben de yazıyordum. Belki bir gün, ben de yazdıklarımı ona verir ve “Eco, sevgili yazarım… Yazdıklarını keyifle okuyorum. O yüzden senin de aynı hazza sahip olmanı istiyorum. Bunun için de sana yeni kitabımı getirdim. Hem de imzalı” derdim.

Eco öldü. İyi edebiyatçılar ölüyor. Gerçi kötüleri de ölüyor. Çünkü insan ölümlü… Eco da insan ve o da öldü. Yarın bir gün, ben de öleceğim. Peki, benden geriye ne kalacak? Eco, geride çok güzel kitaplar bıraktı. Yazan her insanın “keşke bu kitabı ben yazsaydım…” diyeceği eserler bırakarak öldü. Hiç tanımadığı bir insanı üzerek öldü Eco. Ve o insanı üzdüğünü hiç bilmedi, bilemeyecek de.

Şimdi onun yokluğuyla kitaplarına tekrar dönüyorum. Dün yaşadığı için “nasılsa daha iyisi, daha yenisi, daha güzeli gelecek” düşüncesinin rahatlığıyla okuduğum kitaplarını “Eco öldü. Artık daha iyisini, daha güzelini, daha yenisini yazamayacak. Hatta kötüsüne razı olduğum halde onu da yazamayacak” düşüncesiyle tekrar okuyacağım.

Eco öldü…

Ölmeseydi iyiydi ama insan işte, ölümlü varlık.

İstesek de istemesek de ölüyor.

Biz, yine okumaya, okuyarak yazarları yaşatmaya devam edelim.

Davut Bayraklı

DİĞER YAZILAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir