Bir Başka Açıdan “Yedinci Gün”

İhsan Oktay Anar, tam bir dil sihirbazı. Kitaplarını okurken sözcüklerin büyüsüne kapılıp gidiveriyorsunuz. Kelime hazinesinin zenginliği, hayâl dünyasının insanı şaşırtan genişliği,  gerçekle kurgunun o müthiş izdivacı, felsefe ve tarih bilgisinin birleşmesi satırların arasına çekiyor ve sarhoş edici edâsıyla, üzerimizde hissetirmeden bir hipnotize etkisi bırakıyor. Biz bu akıntıda hiçbir şey görmüyor, duymuyoruz.

Anar, İzmir’de ailesi ile birlikte münzevi bir hayat yaşıyor. Televizyonlarda görünmüyor, dergi ya da gazetelerle söyleşi yapmıyor, kısacası konuşmuyor ve bu onu neredeyse bir efsane hâline getiriyor. Kendisine, “Edebiyatın İhsan-ı Kâmil”i deniliyor.

Kitaplarının kapakları hârikulâde. Anar’ın, tarafsız bir cephede, siyasi ve dînî olarak her yöne eşit derece yakın ya da uzak durduğu gözüküyor ve bu yüzden her kesimden okur buluyor. Peki, gerçekten öyle mi?

Eserleri arasında en zayıf halka diyebileceğimiz “Yedinci Gün”  üzerinden bunu tahlil etmeye çalışalım. Kitap, üç bölümden oluşuyor. Baba, Oğul, Hayâlet.  Bir roman bütünlüğünden uzak, üç ayrı hikâye gibi duran eserde, bölümler arası bağlantıyı pek kuramamış ve gerçekten anlaşılması zor bir roman ortaya çıkmış. Bütün mitolojik hikâyelerin bir yere boca edilmiş hâlini andırıyor ve okuyucu, küçücük bir noktayı bile kaçırdığında geriye dönüşü zor olabiliyor. Toplu taşıtlarda ya da sesli bir ortamda okunacak türden değil. Sakin bir kafayla düşüne düşüne okunması gerekiyor. Kitabın dimağımızda yer eden en güzel sahnesi ise son bölümdeki “Hayâlet” başlığı altında anlattığı insanın yaratılış tarihi: Hz. Âdem’den başlıyor ve 1934 yılına kadar geliyor.

Yazar, kitabın ilk sayfasına, II. Abdulhamid devri ile başlıyor. “Ulu Hâkanımız” cümlesi ardından gelecek olan menfî anlatım ise her şeyi alıp götürüyor. İşte tüm oyun tam burada başlıyor. II. Abdulhamid Han’ı derin bir tefekkürden sivrisinek uyandırıyor. Eline raketi alan Ulu Hâkan sineği kovalamaya başlıyor. Sinek, ilk olarak matbaada, ertesi günkü gazeteyi dizmekle meşgul bir gazetecinin camına, ardından hanımı ile cima yapan bir adamın penceresine konuyor, sonra da Marifetnâme adlı eserin arasında, Paris’ten gelme ihtilal beyânnâmesi okuyan gencin camından tebâsını dikizliyor. Bu sahnelerin ilkinde,  basına baskıya dem vurulurken, ikinci ve üçüncüde, dînen yasak olan bir şey: tecessüs, yani, insanları gizli hâllerini araştırma…  Hemen sonrasında ise karanlıkta gördüğü şekillerden korkup muhafızı çağırması… Okuyucunun kafasında çizilmek istenen padişah portresi ise şöyle bir görüntü arz ediyor: İnsanların yatak odasına kadar giren, kendi gölgesinden bile korkan aciz bir adam.

Sultan Abdulhamid’e garezi ilerleyen sayfalarda da devam ediyor Anar’ın. Sayfa 99’da, bir mühtedî olan Aman Baba, “Onun Hâlifeyi, hâşa beygire benzetme gibi bir edepsizlik yaptığı hafiyeler tarafından Yıldız’a jurnal edilince….” diyerek, kitabındaki karakter üzerinden alttan alta vuruyor ve hemen iki sayfa sonra, “Saadeti ve saltanatı dâim olsun. Müslümanların Halifesi Devletlû Padişah Efendimiz’inistib… Tövbe! Hâşâ! Efendimiz’in devri bir huzur, sükûn ve sükût devriydi. Huzuru imamlar hutbeleriyle camilerde, sükûnu polisler sopalarıyla sokaklarda, sükûtu ise hafiyeler jurnalleriyle şehirde sağlardı.” diyerek alaycı uslûbuna devam ediyor.

Buraya kadar olanı yakın tarihimizle ilgili şeyler. Tarih, yorumdan ibarettir.  Olaylara Anar’la farklı pencerelerden bakmamız mümkün. Benim asıl değinmek istediğim konu ise yorum kaldırmayan dînî meseleler.

Kitaplarına dua ve ayetleri latinize ederek Arapça aslıyla yazan, sık sık Allah’tan, Peygamber’den, veli zatlardan saygıyla bahseden Anar’ı, biraz derinden inceleyince durumun hiç de göründüğü gibi olmadığının farkına varıyorsunuz.

Hristiyanlıkta, her doğan çocuk günahkâr ve zincirler içinde doğduğu bâtıl inancında olduğu gibi, Anar’ göre de, ne kadar namazında niyazında, hacı hoca, sakallı sofu varsa günahkârdır. Elbette kimseyi günahtan müstağni sayamayız. Ama bunu kör göze parmak olarak da sokamayız. Bize düşen ise hüsn-i zandır.

Kitabın 16. sayfasında, “Cemaatin son mensubu da günahlarını yazan sol yanındaki meleğe dönüp ona kim bilir kaçıncı kez, ‘Esselâmünaleyküm verahmetullâh!’ (Buradaki Arapça gramer hatasına girmek bile istemiyorum) dediğinde nedense kuşlar ötmeye başladı.”  Anar, namaz kılan adam ve günahı yan yana kullanmaktan büyük haz duyuyor olsa gerek. Söylediklerimiz, söyleyeceklerimiz sadece bu satırlara mahsus olsa niyet okuma, kalbini açıp bakma olarak yorumlanabilir ama ilerleyen sayfalarda durum daha da vahim hâle geliyor. Kitabın ana kahramanı, hokkabaz İhsan Sait’i anlatan şu satırlara dikkat edelim: “Nihâyet onu hapishaneye attılar. İşin kötüsü, kaldığı koğuşta ızbandut gibi, her fırsatta ondan bundan para kesen zalim ama gayet sofu, beş vakit namazında bir ağası vardı. Topladığı parayla yine mahkûmlara yaptırdığı yemeğin en az yarısını mideye indirir, koğuştakilere de artıkları paylaşmak düşerdi. Ancak İhsan Sait gelince bazı şeyler değişir gibi olmuştu: Kendisinden ilk kez haraç isteyince İhsan Sait, elini ağanın, memesi vaktiyle bir falçata darbesiyle kesilmiş kulağına götürmüş ve hem ağanın hem de koğuş ahâlisinin şaşkın bakışları önünde buradan bir mecidiye çıkarmıştı. Bununla da kalmamış, koğuşta esip savurarak herkesi aç bırakan ağa ne zaman yatsı namazı kılmaya başlasa, adam her secde ettiğinde İhsan Sait, kulağından para çıkardığı gibi, ağanın kıçından da yumurta çıkarıyor ve bunu koğuştaki mahkûmlara dağıtıyordu. Öyle ki, diğer mahkûmlar ağadan rica minnet, yatsı namazını sünnetleriyle kılmasını ve vitir namazını asla terk etmemesini istediler. Çünkü adamın her secdesinde midelerine bir yumurta fazladan giriyor, nefislerini az da olsa köreltiyorlardı.”  (S, 50, 51) Bu satırları ne ile yorumlayacağız? İroni mi, mizah mı? İkisini de söylemek bence safdillik olur. Anar, “Zalim ama gayet sofu, beş vakit namazında” diyerek önceki tezimizi kuvvetlendiriyor ve ardından namazı karikatürize ederek, secde eden bir adamla mı, yoksa secde ile mi dalga geçiyor, anlayamıyoruz.

Kitabı okumaya devam ettikçe, Pavlov’un köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneyi aklımıza geliyor. Köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Fakat köpek tepki vermez. Sonradan et verilir. Köpeğin salyaları akar. Sonra et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin ağzının suyunun aktığı görülür. Sonraları bunu ışık tutma yöntemiyle de dener ve aynı sonuç ortaya çıkar.

İhsan Oktay Anar da, önce süslü kelimelerle, indimizde muteber birinin profilini sıfatlarını da sayarak çiziyor ve ardından o şahsı alçakça bir fiil veya bir durumla bütünleştirip anlatımına devam ediyor. Hoca ve dervişlere karşı bizi “Kötü İnsan” koşullanmasına sürüklüyor.  Şu sahneye bakar mısınız: “Sirkeci’de inip köprüye yürürlerken o dinli diyanetli, o namazında abdestinde, o Hacca gidip Kâbe örtüsüne bir yüz sürmek için yanıp tutuşan, o Hacerü’lEsved’i öpmek için can atan kambur Bevval, kendisini erkek yapan saik nedeniyle olsa gerek, Eminönü Meydanı’nda bir kadının tombul kalçasını mıncıklayıverdi.” (S, 111) Zihnimizde beliren ilk fotoğraf:  Cümlenin başında tasvîr ettiği şekilde gördüğümüz her adamı, sonundaki suç ile bütünleştirmek. Anar, bala acı karıyor ve zihnimizdeki tatlıyı yüz ekşitici bir mırra acısıyla bütünleştiriyor ve her tatlıyı gördüğümüzde, şartlanmışlık psikolojisi ile yüzümüzü buruşturmaya iteliyor.

İhsan Oktay Anar’ın, fıkhî terimlere de uzak olduğunu görüyoruz. Kesinkes haram olan içki ve domuz hakkında defaatle mekruh bir hareket olduğunu söylüyor. Haram olan bir şeyi kerih göstermesi ya bilmemesinden kaynaklanıyor ya da bir şeyleri yumuşatma derdinde, bilemiyoruz. Gündüzleri mescit olarak kullanılan bir yerin geceleri kumarhane olarak kullanılması, akşam namazından sonra içen adamların, hamamda yıkanıp temizlendikten sonra yatsıyı kılmaları bunlardan sadece birkaçı.

İtikat konularında da aynı zayıflığa şahit oluyoruz Anar’da. İmanı için iki defa kumar oynayan, zar atan ve kazandığında karşısındakine kelime-i şehadet getirmesine vesile olan kahramanı her ne kadar iyi bir iş yapıyor gibi gözükse de,  Anar, iman üzerine kumar oynamanın en başta küfür olduğunu bilmiyor olsa gerek.  Sayfa 62’de ise, “Gencin gözünden yaşlar, dudağının kenarından salyalar, burnundan sümükler akıyor, hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordu. Ne var ki Şeyh Selahattin Tefricî, ayaklarına kapanan müridine baktıktan sonra yere tükürerek, “Kefereye karıştın,” dedi. Ardından şu korkunç sözü söyledi: “Seni tekfîr edirem!” Bir mürşidin müridini tekfir etmesi yani kâfir ilan etmesi mümkün değildir. Ancak ve ancak onu tard edebilir, müritliğinden uzaklaştırır ama o şahıs hâlâ iman dairesi içindedir. Anar’ın bunları bilmemesini elbette kınayamayız. Fakat romanına aldığında ve on binlerce hattâ yüz binlerce insana hitap ettiğini düşündüğümüzde gereken sözü söylememiz de boynumuzun borcu oluyor.

Anar, son sayfada, kitabındaki kusurları, rastlayınca sevinip tatmin olsun diye muhterislere sadaka olarak verdiğini yazmış. O ihtiras sahiplerinden biri olarak ben de diyorum ki:  İhsan Oktay Anar’ın romanları okunmalı ama neyi ve kimi okuduğumuzu bilerek.

Celal Kuru

DİĞER YAZILAR

10 Yorum

  • zeynep , 15/01/2021

    Kitabı okurken zihnimde biriktirdiğim bölük pörçük düşünceleri eleştirinizde toplu halde buldum .Teşekkürler.

  • Anayasa , 18/08/2018

    Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz

  • Çaylak Hekim , 18/08/2018

    Denilmiştir, “Cahil bir insan, hem yanlış yaptığından hem de yanlışı öğrenmediğinden dolayı iki kere suçludur.”

  • Reddiyeci , 17/08/2018

    Celal Kuru’nun eleştiri kalemi hikayelerinden bir tık önde. Bundan sebep yeni “Buz Gibi Ofsayt”lar bekliyoruz.

  • Şeyda Arslan , 03/03/2017

    İhsan Oktay’ı severek okurken bunların farkına varamamamızın sebebi belirttiğiniz büyülü dünyaya dalmamız sanırım. Romanları okurken dikkatimi çekmeyen bir şeyi fark ettim eleştirinizi okuyunca ve alıntılar cidden düşündürücü geldi. Belki yazılırkenki niyetleri farklıydı belki de sadece kitabını yazıyordu İhsan Oktay ama ne olursa olsun son cümlenize katılıyorum. Okunmalı fakat bilinçle okunmalı. Farklı bir yönden bakma imkanı veren eleştiriniz için teşekkürler, kaleminize sağlık.

  • Ahmet , 19/03/2016

    İhsan Oktay Anar kitaplarını severek okuyan biriyim. Bu eleştiri yazısını okuyana kadar yazara hiç bu açıdan bakmamıştım. Eleştirilere katılmamak mümkün değil kanaatimce. Bu durumda Anar’ın dine veya dindar insanlara art niyetli yaklaşmak yerine konu hakkında yeterli malumatı olmadığına inanmak istiyorum. İnşallah bunu bilinçli yapmıyordur deyip hüsn-ü zan etmek niyetindeyim. Lakin bundan sonra kitaplarını okurken daha farklı bir pencereden bakacağım muhakkaktır.

  • Ahmed , 19/03/2015

    Bir kitap yahut herhangi bir yazı yazarken ve onu yayımlarken çok iyi düşünmek lazım. Kul hakkını titizlikle gözetmek gerekiyor. Kitaptaki kusurları muhterislere sadaka olarak vermek de nedir? Bir insan kusur işleyebilir. Asıl önemli olan kusurundan dönmek ve kusurunu düzeltmek olmalıdır. Eleştiri çok kaliteli olmuş. Haddi muttasıl’ın yorumuna aynen katılıyorum.

  • haddi muttasıl , 19/03/2015

    Serin kanlı bir üslupla güzel bir tenkit yazısı olmuş. Şahsen bu yazıyı ben kaleme almış olsa idim biraz daha sert bir üslubu tercih edebilirdim. Celal Kuru bu tür mütalaa metinleri yazmak hususunda teşvik edilmelidir. İslamî hassasiyetleri haiz münekkitlere ihtiyacımız var.

    • Julıo Cortazar , 19/03/2015

      Katılıyorum. Celal Kuru da bu işi iyi yapıyor. Emeğine sağlık. Devamını bekliyoruz.

  • siyah , 18/03/2015

    iyi bir eleştiri olmuş, doğrusu bu aralar takip ettiğim bir yazardı suskunlar romanından sonra bu eleştiriyi okuyunca genelde aynı anlatımı, temayı kullandığını düşünmeye başladım.Dindar kesime yaklaşımını ilginç buluyordum demek ki dikkatli okumak gerekiyor.Teşekkürler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir